NECİP FAZIL KISAKÜREK VE POLEMİKLERİ


NAZIM HİKMET'E İLK VE SON HİTAP


Nâzım Hikmet!
Nafile çabalıyorsun.
Sana kızmıyorum. Kızmıyacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklıyan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.

Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.

Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başiyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.

Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.
O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor. Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç biilâç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kimbilir nelere baş vuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilân ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile götürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun.

Bundan bir kaç ay evvel Bâbıâlide, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı:
Ben - Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?
Sen - Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?
Ben - Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?
Sen - Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten menederler.
Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmıyan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selâm verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.
Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklâm açık gözlülüğünü... Senin nene mukabele edeyim?

Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarma dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?

İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum, ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!

Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefhedemiyeceğim.
Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan âcizim.

Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman...

Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.
İşte görüp göreceğin rahmet!

(11 Nisan 1936)

FİKİR ÖFKESİ

İnsan başını sıçan kafasından ayıran tek hassa... Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir!

Kollarımız, kuvveti nasıl sinir cümlemizde bulursa, herhangi bir dünya görüşü de, sinir cümlesini fikir öfkesinde ele geçirir. Fikir öfkesi, düşünüş tarzlarının asabî cihazı, manivelâsı, icra müessiridir. Zihin onun sayesinde dinamizmaya kavuşur, yıldırımlaşır, kudrete erer, cansız bir ölçü kalıbı olmaktan kurtulur. Tek kelimeyle fikir öfkesi, kıymet hükümlerimizin hamle ve irade kaynağı... Onsuz fikir, duvarda veya sandıkta, evde veya dükkânda, kalabalıkta veya tenhada, ikide bir ötmekten başka hikmeti olmayan aptal bir guguklu saattir.

Fakat öfkesiz fikir ne kadar acıklı bir manzaraysa, fikirsiz öfke de o nisbette merhamete lâyık bir levha... Ruhî teessürlerini herhangi bir görüş sistemine irca edemeden, rasgele bağıran çağıran, kıran döken, tepinen dövünen bünyelere, haklı olarak hasta der, geçeriz.
Harikulâde muvazene, öfkesiz fikirle fikirsiz öfkenin arasında yerini bulan, müşterek bir akıl ve sinir nakiliyetinde...

Bazı kalemlerdeki öfke edası bir takım hantal mizaçların hoşuna gitmiyor. Onlar, ifadede itidal, ruhta rükûdet taraflısı... Böylelerine acımak lâzım. Zira onlar, görülmesi kolay olan öfkeyi görüyorlar da, görülmesi kolay olmayan fikri görmüyorlar. Böylelerine, suyu içilip tanesi bırakılan hoşaf misalini mi hatırlatmalı?...

(5 Mayıs 1944)

ÇIFITA CEVAP!

Kâfirin Abdullah, ahmağın Zeki, erzelin Afif ismini alması gibi kendisini (Vatan) diye isimlendirmiş ufunet bezinin, bize bundan onbeş gün kadar evvel çıkmış bir nüshasını gösterdiler.

Bu paçavrayı, hakkımızdaki deni ve şenî tahrike iştirak etmemek suretiyle Türlüklerini, mukaddesatçılıklarını, insanlıklarını gösteren ve büyük Türk okuyucusu kütlesine tamamen malik bulunan gazetelerin hiçbir şartına sahip telâkki etmemekle beraber, üzerimize ondan bir hücum gelmesi ihtimalini hayal bile edemezdik. Zira, o gazeteyi temsil eden, ona renk ve seciye veren insanlık lekesinin bütün cemaziyülevvel ve âhirine, dosyalık çapta bir bilgi, görüş ve anlayışla vâkıf bulunuyorduk. O da bu kuvvetimizi herkesten iyi bilenlerdendi. Zira bundan evvel Fatih'in muazzez ruhaniyeti huzurunda patriklere fâtiha okuttuğu, Türk ocaklarına burnunu soktuğu, Nâzım Hikmet vesilesiyle resmen ve alenen komünizmayı müdafaaya kalkıştığı zaman maskesini o tarzda düşürmüş ve öyle bir söz söylemiştik ki, bir insanın bu sözü duymamazlıktan gelmesi için ancak "bütün ahlâki kayıtlarla alâkasını kesmiş" olması lâzımdı. Fakat duymamazlıktan geldi. Zira korktu. Zira o günlerde aleyhimizde bir hava görmemekte, gerçek âmme vicdanı ve gençlik kütlesinin saflarımızda oludğunu bilmekte; ve bembeyaz "Müslüman -Türk" tenimize arkadan sokmağa yelteneceği pıhtı kusan kıskacını kullanabilmek için gereken hain şartları ittifakına alamamış bulunmaktaydı.

Nihayet, fırsat bu fırsattır sandı; ve zehirini, metodların esfellik ve erzellikte yektâ bir nümunesiyle dökmiye yeltende. Ne yaptı, biliyor musunuz?Gûya mücerret ve umuî, bizimle ve şahıslarla alâkasız bir başmakale içine ayrı bir fasıl ekleyerek, böylece hakikî kastını cesaret ve sarahatle belirtmek erkekliğini gösteremeyerek, sadece birkaç okuyucusuna ve hükûmete karşı bize çattığını belli ederek, fakat bunu bizim gözümüzden saklıyabilecek olursa bir kat daha mes'ut olacağını ve bu suretle yerin dibine geçirilmekten kurtulacağını düşünerek, hâsılı cihanda en pespaye bir insanın dahi tenezzül etmeyeceği bir sinsilik derekesine düşerek, bize, kundakçılık, hayâsızlık, pervasızlık, fesat ve irtica isnat etti. Hakkımızda, koskoca bir başmakalenin içine gömülü ve dışından belirsiz olarak da "her türlü ahlâki kayıtla alâkasız" tabirini kullanmaya kadar gitti. İşte adam, işte usul, işte hayâ, işte hüner! Bu denî taktiğinde de kısmen muvaffak oldu. Çünkü hâdibeden, tam onbeş gün sonra haberdar olabildik. Yukarıda insanlık lekesi diye sıfatlandırdığımız ve daima böyle sıfıtlandıracağımız bu adam, eğer hakkımızdaki iğrenç tahkirin, hiçbir fezahat ve redaet yuvasında eşine rastgelinmez serseriler ve şantajcılar arasından elde ettiği, Polis ikinci şubesindeki dosyalarından başka kimsenin tanımadığı tiplerden olsaydı, derhal bu yazısiyle onu kanun huzuruna çeker, kendisiyle orada hesaplaşmayı tercih ederdik. Fakat bu insanlık lekesi, gûya bir başmuharrirdir, yılan vücutlu bir gazetenin tepesinde başkuş kafasıdır, son derece hain ve gizil bir metodun sahibidir, içtimaî bir suikast eserinin seri müelliflerinden birisidir, binaenaleyh kendisiyle hesaplaşacak yer, mahkeme değil, âmme huzurudur, kalem ve kelâm kürsüsüdür, dâva meydanıdır, babıâli kubbesidir!!!

Gel berû, iman ve ahlâk kayıtlarının (K) harfini bile rüyasında bir kere görmemiş olan sefil!

Sen ne cesaretle müslüman Türkler memleketinde konuşabilirsin ki, bir dönmesin; büyük baban Sabatay Sevi'nin zakkum kanını taşıyor; ve İslâm diyanetini, Türk milletini parçalamak gayesini güdüyorsun!

Sen, birtakım bulanık şartlara güvenip nasıl kuruyası dudaklarını kıpırdatabilirsin ki, bir zamanlar, Türk İstiklâk Hareketinin mâsûm günlerinde resmen ve alenen Amerikan mandasını istemek suretiyle vatan hainliğini göstermiş ve bu babda hakkında broşürler neşrolunmuş müseccel bir nâmertsin!

Sen nasıl ve ne yüzle "ahlâk" kelimesini kanalizasyon lezzetli ağzına alabilirsin ki, "ahlâk" kelimesinin baş harfi diye (a) işaretini gördüğün her yerde sıhhi imdat çağırması icap eden bir tipsin! (Büyük Doğu) sahibinin "Bir Adam Yaratmak" piyesi temsil edilirken "oradaki kadınla kimi kastettiniz?" sualinden, tâ Elhamra sineması ve klüp hikâyelerine kadar, istersen ve dilersen, bu mevzua senin için baş vurmaya lüzum görmediğimiz Türk hâkiminin huzurunda ve senin müracaatınla konuşalım! Eğer ister ve dilersen, bize edeceğin tek mukabeleyle, bu işi Linotipler ve baskı makineleri huzurunda da konuşabiliriz. Her şey senin istek ve dileğine bağlıdır.

Elverir ki, bir zamanlar, muazzez ve mübarek bir soydan gelen "Ehli Sünnet" gazetesinin ismet ve nezaket örneği sahibine yaptığın ve bütün zayıf müslümanlara tevcih ettiğin gibi, hakikatte bize değil, Allaha ve Resûlüne düşman olan suikastçı kalemini (Büyük Doğu) ya yöneltmek cesaretini göstermeyesin; ve hesabını görecekleri güne kadar menfur ve melûn köşende "sus, pus" oturasın!... Sen bilirsin, tercih hakkını sana bırakıyoruz.

(25 Kasım 1949)

OSMAN BÖLÜKBAŞI'YA

Biz sizin Büyük Doğu ve Necip Fazıl'a karşı içinizde beslediğiniz ukdeyi, bir zamanlar Meclisteki mârifetlerinizden sonra, ancak İstanbul'daki tumturaklı konuşmalarınıza mahsus, her gittiğiniz yerde kucağınızda bir Büyük Doğu koleksiyonu taşıyacak ve yalnız ondan bahsedecek kadar küçük (!) bir kin eseri sanıyorduk. Ona göre de sizi birinci sayımızın ilâvesinde cevaplandırdık. Halbuki bu ukde ne kadar büyükmüş, ne kadar... Meğer siz İstanbul ve Ankara'daki radyo hitabelerinizde, Partiniz hesabına (radyodifüze) propaganda konuşmalarınızda, sade bu devâsız ukdenin tezahürünü vermişsiniz. Demek ki, sizi çarpan iki cin vardır; biri Menderes, öbürü de Necip Fazıl'dır. Bu iki şahıs içinde mânaları birbirine karıştırmaktan, hakikati pâyümal etmekten, aslî vâhidleri ayırd edilemez hale getirmekten, böylece Partinize en büyük fenalığı, D.P. ye de en büyük faydayı sağlamaktan başka marifetiniz yoktur. Biz sizi azbuçuk hatip, yani bir parça nâtık, yani birazıcık fikir sahibi biliyorduk. Meğer siz, gayr-i nâtık mütefekkirlerin ve gayr-i mütefekkir nâtıkların yaşadığı bu dünyada gayr-ı nâtık imişsiniz! Sizin nutkunuzu dinleyen hakiki gayr-i nâtıklar, nutuksuzluklarından Allah'a hamdederler. Siz, "Bölükbaşı" adınıza rağmen, bir manga başı olamazsınız. Bir mangaya bile emin bir istikamet gösteremezsiniz! Farkında değil misiniz ki, sizi irtica ile suçlandıranlara cevap vermek için, onların dine ettiği hakaretin bin mislini siz etmektesiniz! Efsus, efsus ki, siz kimseyi samimiyetsizlik ve haysiyetsizlikle değil de, bir vakitler dindarlara el uzatmakla suçlandırarak, asıl dini, din müdafiliğini mütearife halinde bir yüz karası saymaktasınız! Muhal farz olarak bir ân için bu dediğiniz kabul olunabilse, o halde sizi halkın mukaddesat hislerini okşamakla itham edenlerin haklı olması gerekecek...

Bizim sizden istediğimiz ve isteyeceğimiz hiçbir şey yok... Elverir ki, mahzun kütle hakîkiler ve samimilerle sizin gibilere "Senin koruyacağın hakka sahip olmaktansa, olmamak hayırlıdır!" demeyi bilsin!

Siz kazandınız ama, Partinize her şeyi kaybettirdiniz sayın koğuş hatibi!

(14 Mayıs 1954)

AL!

Babıâlinin Bab-ı âdi cephesinde (Dünya) isimli, çöp tenekesi boyunda bir kulübeye sığınmış bir köpek vardır ve adı B.... F...'tir.

Dökük kıllarının her kökünde uyuz kabartıları zıplaşan ve ruhundaki cerahat ağzından dökülen ve hokkasını dolduran bu âdi hayvan, kalemini işte her gün bu hokkaya daldırıp ulvî mânalara mikrop aşılar. Fikir adına, hiçbir mahalle itinin tenezzül etmeyeceği küfürlere kadar düşer ve devamlı bir can çekişme içinde ulvuliklere karşı olur.

Bu, mikrop kavanozu it, geçenlerde benim "Kırmızı" isimli yazımı ele alıyor ve kurmay yakasının kırmızı olması gibi nâmütenahi uzak bir münasebeti kuyruğuna dolayarak, benim kurmayları murad ettiğimi ileri sürüyor.

Bâbıâlinin Bab-ı âdi cephesi iti, unutmuş görünüyor ki, bu âlemde topu topu yedi renk vardır; bu renklerden herhangi biri içinde tecelli eden eşya ise sayısızdır. Aziz ve münezzeh kurmay sınıfının yakası kırmızı olduğu gibi, Bedii Faik'in suratından daha az kirli olan ve kendisine kefenlik etmeyi kabul etmeyecek kadar haysiyet sahibi bulunan âdet bezi de kırmızıdır.

Ben, sivil cezaevinde bir buçuk yıllık hapsimi hikâye eden o yazıda sadece acılarımı remzlendirmek mânâsına "kırmızı" yı ele aldım; ve elbette ki "Zindan bekçisi" tâbiriyle, yakalarının kırmızı olduğu herkesçe bilinen hapishane gardiyanlara, şahıs ve meslek olarak herhangi bir kötülük sıçratmadım; onları, mücerret bir ruh baskısının azap sembolleri diye gösterdim.

Hapishânede kurmay ne arar? Zindan bekçisi ve gardiyan nerede, kurmay nerededir? Eğer yakasında kırmızı bir renk taşıyan her meslekî hüviyet bundan alınmak vaziyetinde olsa, ceza hâkimi, savcı, bekçi ve daha bilmem kim, ayaklanmak hakkını nefsinde görmez mi?

Hiçbir riyazî kat'iyet ve bedahet, benim yazımdaki kast hedefi kadar açık ve belirli değildir; hapsimiz sivil hapishânededir, yazımız bu hapishâne acılarının hikâyesidir, oradaysa zindan bekçisi gardiyandır ve kırmızı yakalıdır. Kaldı ki, askeri ceza ve tevkif evlerinde de kurmayın işi yoktur.

Ben ilk terbiyesini bir askeri mektepten almış (militarist) bir insanım, tek kelimeyle orducuyum ve hayalimde mefkûreleştirdiğim kurmay subay seciyesine âşıkım.
O kadar âşıkım ki, 27 Mayıs hareketinin bir neşter gibi deştiği ahlâk buhranımızın en keskin tezahür kutuplarından biri olarak, kâbuslara bile girân gelecek bir münasebeti, arslanlara:
-Bak, düşmanın senin için ne diyor!!!
Gibilerden rapor etmeye kalkan Bedii Faik misillû hasta köpeklerin tecrid edilecekleri hâli adayı, yine kurmay dehâsından beklemekteyim.

Büyük çileler sonu gözlerini kaybeden (Son Posta) sahibine "Kör!" diye küfredecek kadar alçalmış bir hasta köpeğin (Basil dö Koh) yatağı sefil ciğerindeki kan, kurmay renginin asaletinden o kadar utanmalıdır ki, ağzından kahverengi gelip o mülevves leşi terketmelidir.
Hepsi bu kadar!:..

(18 Ocak 1962)

BAB-I ÂDİ TİPİNE!

Üstüme söverek gel, bayılırım; fakat sövmen bir fikir öfkesine, bir düşünce sinirine bağlı olsun...

Böyle gelebiliyor musun?
Sen, yalnız kendine oyuncak edindiğin mukavva Dünya içinde sahte gerçekler imal edip bunları insanlara yutturmaktan anlıyorsun!
Güvenle gel, biterim; öyle ki, hiçbir desteğin olmasa da güvenindeki heybet bana yeter?
Böyle gelebiliyor musun?

Sen yalnız, arslanın iki ayağı arasına sığınıp, faaliyetine engel gördüğü kediyi rapor eden sıçana benziyorsun!

Fikrin yok, hakikatin yok, bilgin yok, ihlâsın yok, güvenin yok; ve düşün, bunlardan tek tek pay almış olarak ne çapta ahlâkın yok!..

Böyle olunca, işte böyle perişan olur; ve kalemini vücudunda en uygun kılıfa sokup, suspus, oturursun!

Darısı Bâbıâli yokuşundan inip çıkarken bâb-ı âdi kulübesi sakinlerine mahsus bir eda takınanlara...

(22 Ocak 1962)

İĞRENİYORUM!

Elimden doğruca, güzelce, iyice bir yazı mı çıkıyor? İğreniyorum! Hâlâ bu memlekette doğru, güzel ve iyi olanı savunma gayretimden, bu gayretin boşluğunu anlayamamak enayiliğinden iğreniyorum!

Olanlar ortadayken, hep bugünü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir istikbale ısmarlayıcı "cek" ve "cak" edatlarından iğreniyorum!

(Perikles) gibi (Attik) Yunan medeniyetinin en haşmetli ve her şeyi tamam cemiyetinde, (Lirik) şiirin babası (Pindaros) şöyle der :"Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!"... Ben de aynı meraret duygusuyla güneşi cepte kaybetmiş bir topluma bu sırrı anlatamamanın sefaletinden iğreniyorum!

Dudaklarla kalbler arasındaki mesafeden, her akşam başına yorganı çeker çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan, tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere hissizce girip çıkan marka müslümanlarından iğreniyorum! Gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan âcizken gözüyle görmediği için Allahı inkar eden maddeciden iğreniyorum!

Posayı cevher sanan kabuk milliyetçisinden, çile çekmeden olmaya bakan ezberci medeniyetçiden, hayat ağacını devirmeyi ve nurlu meyveleriyle ateşe atmayı inkilâp sayan devrimbazdan ve bunlara inananlardan, kapılanlardan iğreniyorum!
Hâsılı, dil adına dilden, ev adına elden, vatan adına vatandan ve köy, köylü, şehir, şehirli, gazete, dergi, kitap, mektep, talebe, muallim, polis, memur, kanun, nizam, kadın, erkek, dost, ahbap ne varsa bunların gerçekleri adına hepsinden iğreniyorum!

Ötesi var mı?...
Ağlayamayan, anlayamayan, içini kanatamayan, yumruğunu sıkamayan insandan, Allahın Kur'anda "belhüm adal-Hayvandan aşağı" diye andığı iki ayaklılardan iğreniyorum!

(17 Mart 1980)

NECİP FAZIL KISAKÜREK VE SİYASETÇİLER

MENDERES'E ÜÇ MEKTUP (1)

 

Sizi uzun müddet, hattâ Demokrat Parti kuruculuğunuz içinde, muayyen bir vâhid olarak tanıyamadım. Ne şube şube varlığınız, ne de kısım kısım yokluğunuz üzerinde bir teşhise varabilmiştim. Benim için, uzaktan, (hiç) gibi, (yok) gibi, (meraka değmez) gibi bir şeydiniz. Manevralarda askerlerin kullandığı, mücerret ve hepsi birbirinin aynı hedefleri andırıyordunuz. Sizi birçoğunun umumî ve hususî vasıflarını yakından tanıdığım bazı Demokrat Parti büyüklerinden ayırt edici birhususiyet içinde görebilmem için, gereken delil ve emarelerden hiçbirine malik değildim. Muhakkak ki, siz, o zamanlar, doğrudan doğruya kendi öz rengini kumaşa hâkim kılmaktan çekinen, bir tohumun merkezindeki gizli mihrak halinde için için yaşıyan ve sert çizgili tezahür ifadelerinden kaçınan bir mizaca sahiptiniz. Bense, bu şartlara göre, sizi, Demokrat Parti içinde Demokrat Partinin olduğu gibi sanmakta mazurdum. Demokrat Partinin olduğu şeyse, nazarımda, -beni daima samimî bulacaksınız- kolaycı, ucuzcu ve seri malı bir muhalefetten üstün değildi. Aranızda, Ağaoğlu ve Karaosmanoğlu gibi nisbeten genç ve eski dostlarım, bir gün Maraş'da, sizi mutlaka yakından tanımam lüzumunu müdafaa ettikleri zaman hayli taaccübe düşmüştüm.

İktidarı, tasdik buyurursunuz, kendi müsbet kudretinizle değil, Halk Partisinin nerdeyse toprağı iki şakkedip kendisini yutmaya sevkedecek kadar derinleştirdiği menfî kudretiyle ele aldığınız zaman, sizi Başbakanlığa getiren muazzam isabet, partinizin, tâbiye ve sevkülceyş dehâsı olarak gösterdiği misilsiz bir buluş oldu. Hemen o andan itibarendir ki, telaşsız, nümayişsiz, rahat, emin, ve bilhassa hesap ustası şahsiyetiniz, pek cesur ve ileri bir ilk çıkıştan sonra, zaman ve mekâna göre parça parça kendisini göstermeye başladı. Müslümanlara, İslâm cemiyetinin namaza davet sesini (Agora) nidası halinde Allah kelâmının diliyle yükseltmekte serbest olduklarını gösterdiğiniz günden, İzmirdeki meşhur hitabenize kadar, göz yaşlarına boğulmuş, öyle ânlar geçirdik ki, ihtiyarsızca kendi kendimize sorduk:

"-Yoksa beklediğimiz kahraman bizzat Adnan Menderes midir?"

Bütün dünya ve insanlığı kuşatıcı ve hayatın her devresini muhasebe edici titiz dünya görüşümüze rağmen,o anda şahsınızın bize her şeyi vâdeder gibi olmuştu.

Fakat sonra, öyle şeyler gördük, öyle akibetlere çarpıldık, öyle eser ve tesirlere şâhid olduk, öyle hâl ve vaziyetlere dikkat ettik ki, sizi, Büyük İskenderin kestiği düğümden daha girift bir muamma farz etmeye başladık. Neydiniz; ilcaî mi, hercaî mi, sun'î mi, zamanîmi, yoksa hakikî mi, siyasî mi, hesabî mi, şuurî mi?

Bu hayretimizi geçen Büyük Doğularda ne samimî bir sesle fışkırttığımız ve sizi hâkim ruh vâhidinizle görünmeye davet ettiğimizi belki hatırlarsınız. Ne ince cilvedir ki, davetimizin ertesi günü Meclisteki beyanatınız, Ankara muhabirimiz tarafından telefonla verilir ve kısım kısım tarafımdan arkadaşlara okunurken, bütün bir Büyük Doğu kadrosu, yine göz yaşlarına battık ve size, yine bilmeniz gereken bağlılık nüshamızı takdim ettik.

Artık kanaat getirmiştim ki, siz, Demokrat Parti kadrosunda, zaman ve mekânı kollayıcı ve büyük küçük huzursuzluklardan kaçınıcı mizacınız gereğince, bütün bir bünye taklibini sindire sindire başarmak istiyen ve mensup bulunduğu umumî topluluğun bir kaç istikamete bölümlü hizipleri arasında çetin bir kulis ıstırabı yaşıyan, fakat bir simyacı gibi (doz)ları tanıyan ve nihaî terkibine güvenen ve esasta bu mahzun vatanın, bu öksüz milletin hasretini heykkelleştiren veya heykelleştirmeye namzet bulunan biricik şahsiyettiniz.

Sizinle doğrudan doğruya temasım, bundan evvelki günlük Büyük Doğuda şahsıma ve dâvama ihanet eden maddeci ortağımın fenalık kasdını en büyük iyiliğe döndürücü ilâhî bir sevkle oldu. Hâdiseler, kendilerini savunan keder rüzgârının emriyle, başka türlü siddin sene sizi aramak teşebbüsüme imkân olmadığı halde beni kollarınıza attı ve dâva adına biricik hayr ve muvaffakiyetin bu istikamette olduğunu gösterdi.

Geldim; ve dâvasını arz ve ifade ihtiyacına düşmüş insanın şahıs intihabındaki peşin emniyet ve kıymet ölçüsiyle sizi kendime ve kendimi size tam ve tesbit etmek istedim.

Sabit olan şuydu:
Siz, her parti alâkası dışında, Adnan Menderes olarak, bu vatanın şiddetle muhtaç olduğu ve en hassas dakikada başında bulduğu ender zekâ ve ruhlardan biriydiniz!

İkinci mektubumda izah edeceğim

18.5.1952

MENDERES'E ÜÇ MEKTUP (2)


Çeyrek asırlık devlet recüllerimize baktıkça, bunların fikir ve irfân sermayesi olarak temsil ettirdikleri fakr ve sefâlet karşısında dehşete düşerim. Kasırga eserken Okmeydanı gibi, bunlar, zekâ ve şahsiyet ölçüsüyle, acınacak derecede tenhadırlar; şahıslarında yokluğun rüzgâr ve ayazından hiçbir şeye rastlanamaz.

Umumiyetle, kendilerinden biraz daha zeki, bir parça daha açıkgöz ve bir derece daha şahsiyetli bir (şef)in etrafında halkalanmaktan ve o (şef)in nefsaniyet balonunu kokmuş nefesleriyle şişirmekten başka hünerli olmadığı ve hiç bir kafa çilesi çekmedikleri için esasen böyle olmaya mahkûmdurlar.

İşte siz bana, her şeyden evvel, bu 27 yıllık an'anneyi kendi kendisine değiştirici murassâ bir şahsiyetin sahibi göründünüz.

Hakkınızda, ilk ve peşin unsurlar halinde, sadece şunları biliyor; ve toplayıcı ana kıymetle buluştuğu takdirde, bunların, lehinizde ne büyük sıfatlar olacağnı düşünüyordum:

Evvelâ, Anadolu çocuğuydunuz!

(Mahutlardan bir çoğu gibi, zehirli Makedonya istikâmetinin Türk ve Müslüman isimli gizli misyonerlerinden veya ruhu çürümüşlerinden değildiniz.)

Sonra tam bir aile reisi tipiydiniz!

(Aile sahibi olmayan ve baba sıfatını taşımayan ebedî yalnızlardan değildiniz!).

En sonra, babadan oğula, meşrû ölçüyle zengindiniz!

(Türedilerin hemen hepsinde rastlanan müşterek icabı, iktidar makamına sadece menfaat ihtirasiyle göz dikmiş, doymak ve kanmak bilmez aç ve çıplaklardan değildiniz!)

İtiraf etmek lâzımdır ki, 27 yıldır, ana kıymetle buluşmadığı takdirde hiç bir şey ifade etmiyecek olan bu üç vasfın, herşeye rağmen birikisine malik, hiç bir hükûmet reisi tanımıyoruz.

Sizi gördüğüm zaman ise, birden bire, ruh ve zekâ, mizaç ve irfan, zerâfet ve şahsî uslûp bakımından müstesna, katiyen seri malına girmez bir insan karşısında bulunduğumu tasdik ettim.

Artık bütün mesele, bunca yıldır ve bu kadar titizlikle kitaplık hacimde mimarîleştirdiğimiz dünya görüşüne nisbetle sizin ruh vâhidinizi, temel ölçünüzü anlamak; ve manevî yüzüğünüzün çok kıymetli küçük taşlarını etrafında toplayan ana yüzük taşlarınızı kıymetlendirebilmekteydi. Yani, siyasî incelik ve manâ çevikliği noktasından da o kadar seyyal görünen ve bir türlü zapt ve tespit edilemiyen çehrenizi, olanca iç hakikatinizle billûrlaştırabilmek...

Körlerin muayene ettiği ve sırtına tırmananın dağa, kulağını tutanın şala, bacağına sarılanın ağaç gövdesine benzettiği fil, malûm… İşte ben fili, apaçık gözlerle ve bir bütün halinde görmek ihtiyacındaydım.

Henüz sizi tam gösterecek geniş bir fırsata nail bulunmadığım için, hükme varmış değilim. Fakat hükmünün, ancak merkezine taallûk edeceği şahsiyetinizi, bazı umumî ve hususî vasıflarıyle ve bilhassa imkân ve istidat ifadesiyle çözebilmiş bulunuyorum.

Bu noktayı, aslî noktaya olan hasretim ve nailiyet imkânımla beraber, üçüncü mektubumda bildireceğim.

19.5.1952

 

MENDERES'E ÜÇ MEKTUP (3)


Sizi, ilk defa, kitleyle karşı karşıya, İstanbul İl Kongresinde gördüm. Ve tek kelime: Hayran oldum.

Bendeki hayranlık duygusunun ne derecede nâdir olduğunu ortaya atıp, kıymetinizi kaba bir benlik senedine raptetmek istemem. Onu, kendi zatî oluşu içinde, müspet olarak göstermek dilerim.

Siz, evvelâ kelime ve mefhum imtihanında, sonra cümle ve mâna inşasında, daha sonra fikir ve terkip mimarîsinde, basma kumaşlara nisbetle bir Hint şalı kadar çarpıcı bir nadirlik ve soyluluk arzediyorsunuz. Sihirkâr bir nüfuzla kalbine süzülmeyi bildiğiniz halk, tarafınızdan, sımsıkı bir kement içinde san'atkârca tutulmuş bir demet halindeydi. Son derece vekarlı, soğukkanlı, fakat vecd ve heyecandan mahrum olmayan ve onu zaptetmeği bilen bir bünyeye sahiptiniz. İnandırmaya çalıştığınız şey, bizzat inanmadığınız bir şey değildi; ve siz -ne garip!- samimîydiniz!

Buradaki "Ne garip" kaydını garip görmeyiniz! Zira siz, gerçekten, 27 yıldır, hep aynı kaşık içinden şekil alan un helvaları tarzında seri malı mâhud beyinsiz kodaman tiplerine

Aslâ benzemiyordunuz! Kimdiniz, neydiniz, nereden, nasıl ve hangi şartlar altında zuhur etmiştiniz?

İşte bu müşahede, bana, ana davamız noktasından ne büyük bir kudret, ehliyet ve fırsatla karşı karşıya bulunduğumuzu derhal gösterdi. Anlayış ve anlatış, tesir ve nüfuz, üslûp ve zarafet, zevk ve mizaç, nükte ve derinlik, fikir ve irfan, nefs emniyeti ve samimiyet gibi kapital değerleri bir arada temsil eden devlet recülünü, belki Tanzimattan beri görmemiştik.

İşte o ân, yine o âna kadar içimde size dair birikmiş intiba tahminleri tam bir plâna kavuşmuş buldum ve hemen kararımı verdim:

-Adnan Menderes, bilhassa son çeyrek asırlık korkunç tecrübe içinde, seri malı iktidar tezgâhında boy göstermemiş ve harcanmamış bir tip olarak, taşıdığı vasıflar ve bu son fikrî hüviyetiyle, nezdinde dâvamızın hayat hakkı arayacağı yegâne örnektir! Hastalığından ve doktorundan habersiz olan bu millet, kendisinden herşeyi, bilhassa asırlık ıstırabının şifasını beklemekte haklı olabilir. Ona doğru gideceğiz ve dâvamızı onun nezdinde kıymetlendirmeğe çalışacağız! Yol budur!

Açıkça belli oluyor ki, sizi partinizin üstünde, ayrı ve müstakil bir vâhid telâkki ediyor; ve en büyük imtiyazınızı, pörsümemiş, harcanmamış, müstamel postlar gibi aşınmamış, gerçekten som ve dopdolu şahsiyetinizde buluyorum.

Böylece gayet nazik ve hassas bir ümidin eşiğinden, size olanca ruhumu ve gayemi belirtmiş olarak, bizimle beraber belki partinizi de içine alacak büyük bir inkılâp hamlesinin tahassürünü, müstesna şahsiyetinize bağlı görüyorum.

Ümidimin tam tahakkuk veya iflâs edeceği âna kadar (ya hep, ya hiç!), adım adım, kar üzerinde ayak izlerinizi sayarak sizi takip edecek; ve bunca zengin ve müsait şahsiyet şartlarınız içinde, sizi, dâvamızın mihrakına oturtmak için elimden gelen her şeyi yapacağım! Hizmetimin, sizin şahsınıza değil, görünür ve görünmez bütün cihanları verseler tek zerresini feda etmeyeceğim mukaddes dâvaya olduğundan da aslâ şüphe etmiyorum!

Sizi, yine size râci bazı sebepler yüzünden bu zamana kadar bir türlü anlayamamış adamın, bundan böyle tam anlamak, anladıktan sonra da bir daha bırakmamak ve artık her şeyini ona bağlamak ve onu her şeye memur görmek hususundaki ileri niyetini hoş görürüz!

Hududunu çizmekte biraz müphem davrandığım ana dâva karşısında mevkiînizi ve mevkiîmizi tâyin etmek üzere müştereken zamana ve istikbâle güvenmek lûzumunu takdir edersiniz.

Müştereken inanmak zevkini alenen belirtmek ihtiyacında olduğum ALLAH, büyüktür.


20.5.1952

NECİP FAZIL KISAKÜREK VE SÜLEYMAN DEMİREL

 

HİTAP

Sayın Demirel!
Ben sizden, millete ve Partinize bir hayr gelebileceğine inanmıyorum! Bu inanmayışa, Partinizin Genel Başkanlığına seçildiğiniz gün vardım; Başkanlığa kuruluşunuzdan şu âna kadar da görüşümde boyuna gerçekleştiğimi, desteklendiğimi, hak ve kuvvet kazandığımı gördüm. Her şeyden önce, siz Adalet Partisini iktidara getiren Türk Milletinin ruhuna ve muradına yabancısınız! Arkasında, ciğeri hizasından soğuk bir hançer temasına rağmen sizi seçen millet, bu ulvî hareketiyle, şu belâlı 1960 yılının 27 Mayıs hareketi üzerindeki fikrini belirtmiş oluyordu. Bu fikirde, Demokrat Parti mukallidi sığıntı bir hükûmet görmek değil, dost ve düşman bütün kutupları yerli yerine oturtucu ve gangrenleşmiş meseleleri bir bıçak darbesinde tesviye edici, demirden bir el bulmak ihtiyacı vardı. Mustarip ve münkesir Türk milletinin bütün dileği, icra kuvvetleri elinde oyuncak hükûmet, hükûmet elinde oyuncak Meclis, Meclis elinde oyuncak millet olarak tepetaklak ettikleri devlet nizamının usta bir çıkıkçı marifetiyle bir anda eski tertibini bulan bir uzviyet gibi, "baş aşağıda" halden "başı yukarıda" vaziyete geçirilmesiydi. Böyle bir hamle de, için için ve sinsi sinsi çalışarak, betondan molozları zımpara kâğıdıyle törpülemeye davranarak değil, Meclisin daha ilk teşekkül günlerinde bir yıldırım harbi vererek, muazzam bir mâna taarruzuna girişerek, yerine getirilebilirdi. Bu yıldırım harbi ve mâna taarruzunun dayanağı da, Meclis kürsüsünden avaz avaz Kızılay meydanına çağırılacak Türk milleti olurdu. A.P. iktidarı işe böyle başlamalı ve ona göre yol almalıydı.
Diyebilirsiniz ki:
- Böyle bir hareketi yapabilmek için büyük çapta bir kahraman olmak lâzımdır. Bense bu vasıflara malikiyet iddiasında biri değilim.
İyi ya; bizim de iddiamız, bu vasıflardan yoksun yani bu şahsiyet olmaktan uzak biri olduğunuz ve milletin tam da bu çapta bir insana muhtaç olduğu anda onun yerine geçtiğinizdir.
Türk milletinin Adalet Partiden istediği, 27 Mayıs'ın muhasebesini yapacak, Halk Partisinin hesabını görecek, mahpus Türk iradesini kurtaracak, büyük bir ruh ve mânâ imarına girişecek ve ancak bundan sonra orta bir hükûmetçilik tekniği içinde madde tedbirlerine el atacak bir kuruluştur.
Halbuki siz yamalı bohça (koalisyon) hükûmeti içindeki tavrı biraz daha rahatlatmış, feraha kavuşturmuş olarak, herhangi İnönü idaresinden farksız, günübirlik hükûmetçilik esnaflığından fazla bir şey gösteremediniz.
Plân dâvanız, İnönü'nün 10 yıllık şakavet devrinde hatırına bile getirmeyip, alevler içinde kalmış bir evin üst katında satranç oynarcasına, çöküntü devresinde ele aldığı gülünç teşebbüsün devamından, öbür işleriniz de memur elinde günlük muamelelerin kendi başına yol alışından ibaret... Yani siz, bunca nazik bir çığırın seri malı kıymet seviyesi üstünde Başbakanı olmuş değil de en hassas şartlara rağmen her devrin ve her rejimin umum müdürü derecesinde kalmış ve Başbakanlığı işte bu dereceye bağlamış bir insansınız!
İktisadî facia ortada, Anayasa gedikleri ortada, Temelliler ortada, "İhtilâl" dedikleri hadisenin bir ceset gibi yerde yatıp herkes tarafından itildiği, kakıldığı ve cenazesine ne bir sahip ve ne bir mezarcı çıktığı ortada, dış politikada kekemelik, ortada, iç politikada dermansızlık ortada, her ân yeni bir darbe teranesi ortada, Üniversite tuhaflıkları ortada, Yargıtay garabetleri ortada, TRT ustalıkları ortada, solculuk davranışları ortada, her türlü rüşvet ve suistimalden mini eteğe kadar ahlâkî veya salgını ortada, gerçekten meharetle takdir ettiğiniz demokrasinin artık teaffün haline gelen feci manzarası ortada; bütün bunlara karşı, kollarınızı kavuşturmuş, aydede gibi tebessümlü çehrenizle, gününü gün etmeye bakan, zeki olmasa bile kurnaz bir insan sıfatiyle ortadasınız!
Başıboş demokrasi sevdasından ve bu sevda maskesi altında milletini ruhta ve maddede sömürenlerin aradığı kargaşalık iklimini korumaktan başka, ruhumuzu perçinlediğiniz hiçbir telâkki mihrakına malik değilsiniz! Gün gelir, mukaddesatçılık ve milliyetçiliği kimseye bırakmayan bir dil kullanır, sonra Ramazan günü Moskof Başbakanıyle votka tokuşturur, bu hareketi Başbakan sıfatiyle yaptığını söyleyerek Süleyman Demirel'i Başbakandan ayırır, peşinden Eyüb Camiinde namaz kılar ve bunu ne sıfatla yaptığınızı söyleyemezsiniz! Gün gelir, son Kurultayda, hiç lüzum yokken "kimsede şeriat özlemi yoktur!" buyurur, derken lâiklik anlayışında Halk Partisiyle birlik olduğunuzu ilâna kadar varır, hattâ sol'a avans vermeyedek gidersiniz!
Bu ne haldir, Süleyman Bey? Bu ne ruhî anarşi manzarası?..
En büyük suçunuz, Parti kadronuz içinde, sizde noksan olan tarafları, mukaddesatçı, milliyetçi, şahsiyetçi, keyfiyetçi vasıflarıyle telâfi edecek insanlara engel olmanız ve son hükûmet değişikliğinde bunlardan yalnız birine, göstermelik mahiyette yer verip, onu harcama taktiği içinde öbürlerine yolu tıkamanızdır.
Şimdi size tepeden inme bir haber vereyim:
Partinizin Senato ve Meclis Grupları içinde, sayıları 20 ye varan millet vekillerinden bir zümreyi, size ve zihniyetinize karşı kanun yolundan harekete geçirmek üzere, Ankara'da bunlardan bir ikisinin evinde, 3-4 toplantı tertibinde âmil olmuştum. Bu gayeyle ve umumî istekle kaleme aldığım, hepsinin birden her kelimesi üstünde ittifakına şahit olduğum, fakat imza etmeden dağılıp döküldüklerini gördüğüm tarihi anlaşma metnini hususî zabıtanız veya haber alma ajanlarınızdan evvel, bizzat ben, millet huzurunda nazarlarınıza seriyorum! Onu dikkatle okuyunuz ve muhal çapında da olsa, bizzat benimsemeye çalışınız!
Bomba tesiri doğuracak olan bu metni göz önüne sermekle, Adalet Partisinin iç yarası üzerinde en emin teşhisi ve en aziz millî hizmeti yerine getirdiğimiz kanaatini besliyoruz. Biricik muradımız, Partinizi, içinden düzelmiş görmektir. Böyle bir davranışın bütün şartlarını ve (ideolojik) plânını metinde billûrlaştırmış olduğumuza inanarak, onu, başta bizzat siz, Partinize ve millete, şaşmaz bir kıstâs halinde sunarız. Böylece, isimleri bizde tek tek mahfuz 20 küsur millet vekilinin bütün ruhlarıyle sarılıp da peşinden bütün ruhlarıyle rehavete terkettikleri ölçüleri, Partinize bağlı 200 küsur mebus ve şu kadar senatöre, kurtuluş ve doğruluşun biricik formülü olarak ithaf ve takdim ederiz.
Hoşça kalınız!

NECİP FAZIL KISAKÜREK VE NECMETTİN ERBAKAN



Millî Selâmet Partisi meselesi aydın müslümanlar katında bir hâiledir. Zira mutlaka kat'î zafere götürülmesi, böyle olmadıkça hiçbir tavize yanaştırılmaması gereken bir hareketin iflâsa vardırılmış olması teşebbüsünden ibaret kalmıştır. Ve yine zira, o, hareket şekliyle, bizim iman banknotumuzun sahtesi olmuştur. Küfür bizim manevî naktimizi kıymetten düşürmek için elinden geleni yapmaya, parasını değerlendirmeye bakar; fakat taklide yeltenmez. Bizimkinde hilâl onunkinde istavroz vardır. Ama Millî Selâmet Partisi'nin amblemi, şekilde ve yaftada hilâl olduğu halde esasta ve iş ölçüsünde hilâlin hakkını vermekten çok uzaktır. Karşılıksız paralar gibi... İslâmî kıymetlerin eşya ve hâdiselere bakış zaviyesini bozucu ve Şehadet Kelimesinden başka bir şey bilmeyen, bildiğinin de ürpertisini çekmeyen gafilleri kandırıcıdır.

Gerçek iman ve itikatlılarına toz konduramam. Onları dışlarından mümin görür ve içlerinden de böyle oldukları kanaatiyle kalblerini Allah'a havale ederim. Fakat bu kalblerin aşk, vecd, hikmet, irfan ve hamle sermayesi olarak hiçbir nasibe mâlik bulunmadıklarını bir laboratuar katiyetiyle iddia edebilirim. Bu teşhis onun masum müslümanlar tabanına değil, güdücüler tavanına aittir ve bu güdücülerin âdi kır çiçekleri halinde şekillendirdiği buketin ortasında, her mesuliyeti nefsinde cemeden, mağrur ve mütehakkim br gül vardır. Prof. Dr. Gen. Başkan ve sırasına göre imkân buldukça da Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Necmeddin Erbakan...

İŞİN HİKÂYESİ

Ben bu zatı 1965'lerde Büyük Doğu'nun 12. Devresinde tanıdım. İstanbul'da, Gedikpaşa'da, Kayseri Hanındaki, etrafımızı saran ayakkabıcıların deri ve çiriş kokulu havasına bürülü, mütevazi yazıhanemize geldi ve bizimle bir iftar yemeği yedi. Profesördü, kürsüsünde müstesna bir teknik ehliyet olduğu söyleniyordu. Bir de "Gümüş motor" diye isimlendirilen, Türkiye'de ilk defa motor imâlini hedef tutucu bir teşebbüsün öncüsü olduğu fakat bu teşebbüsün akâmete uğratıldığı (akâmet sıfatını çok hafif olarak kullanıyor ve asıl sıfatı dosyamızda yazılı olan bu işin şimdilik bahsini açmak istemiyorum) rivayet olunuyordu. Hakkında, satıh üstü, toplu hüküm şuydu:
Müslüman, milliyetçi, namazında, dâvamıza bağlı bizden bir insan...

Güzel yüzlü, vakur edâlı, kelimelerini dikkatle aramak gayretinde, her karşı çıkışa mütehammil ve soğukkanlı görünüşlü, hislerini belli etmeyici ve çehresinde herhangi bir teessür ve tehassüs çizgisi taşımayan bir insan...

Kendisine Büyük Doğu yazı ailesine katılmasını teklif ettim, verdiği cevaptan muhitindeki masonların gözüne fazla çarpmak istemediği ve çekindiği intibâını aldım. Gençlerimizden, talebesi, Fakültesinden iyi derecede mezun Bahri Zengin'i (şimdi Makine - Kimya Umum Müdür Muâvini) yanına asistan olarak almasını istedim; ve yine ilk cevabına benzer bir çekingenlik mukabelesine şahit oldum. Daha ilk temasta belliydi ki, bu zat, kendi öz nefsi içinde gizlenmiş her türlü cesaret, samimiyet ve heyecan seciyesine yabancı, üzerinde dikkatle ve şüphe gözüyle durulması gereken bir kişiydi. Dâvamız yolunda şahsiyle vâdettiği fayda çapında zarar ve tehlike de belirtebilirdi.
Ara yerde Odalar Birliği mâceraları (o da ayrıca hazin bir mevzû) ve nihayet balıklama şeklinde politikaya atılış...

Konya'dan bağımsız olarak seçilmek üzere adaylığını koymuştur. Konya'nın büyük meydanlarından birinde bir toplantı tertiplemiş, benim de bu toplantıda kendisini desteklemem istenmişti, Henüz bu kapalı kutunun muhtevası sıhhatle malûmumuz bulunmadığı halde bu destekleme teklifini hiçbir parti hasisliği belirtmeyen ve Meclise Büyük Doğu'dan yana bir görüntü vâdeden zâtı desteklemek borçtu. Borcumuzu edâ ettik. Konya'ya gittik; bizi karşılayanlar arasında onu bulamadık ve binlerce Konyalı'ya, şahıslar üzerinde hiçbir taahhüt ve kefaletimiz olmaksızın, Meclise ne ruh kıvâmında adamlar sürmek gerektiği üzerinde bir hitabe verdik. Meydan alkıştan inledi; bizi tâkiben Hoca kürsüye çıktı ve saydığımız kurtarıcılık vasıflarının tam da sahibi edasiyle, raftan bir top kumaş indirilip tezgâh üzerinde açılırcasına desenlerini müşterilere arzetti. Konuşmasında ne bir aşk, ne bir his, ne bir düşünce ve derinliğine görüş... Tam bir simsar ve tezgâhtar ağzı... Toplantı sonunda ona eller uzandı. O da ellere uzandı; ve kafaların üzerinde önceden peylenmiş bir katıra binercesine, gayet rahat ve pişkin, yerleşti. Bana da aynı muameleyi göstermek isteyen elleri nefretle ittim ve adeta hakaret edercesine bana el uzatmamalarını ihtar ettim. Hoca Kisrâ'ların tahtaravanına benzeyen, kafalardan kurulu sedir üzerinde mes'ut, uçup gitti. Yanımdaki Mustafa Yazgan'a "gördün mü manzarayı?" demekten kendimi alamadım. Daha evvel Mustafa Yazgan'a Hoca'nın bazı kibirli ve kendisini tepeden görücü hallerine bakıp toplantıda bulunmak istemediğimi, hemen dönmek arzusunda olduğumu söylemiş ve şu cevabı almıştım:
- Siz dönerseniz ben de sizi tâkip ederim.
- Sen kal!
- Ben sizin bir parçanızım, nasıl kalırım!
- Madem ki, parçamsın, ben rica ediyorum, kal!
Tam o sırada tören başlamış ve gençler bizi kürsü seti üzerine çekip çıkarmışlardı. Böylece ben ve Mustafa Yazgan bir "oldu-bitti" karşısında kalmış ve konuşmaya mecbur olmuştuk.

İşte daha işin başındaki müşahede ve intibalarım!
Hoca Konya'dan mebus seçildi. Mecliste Adalet Partisi uyuşmazlıklarından bir iki kafadar buldu ve bu partinin asla rayını döşeyemediği o devrede Demokratik Parti kopuşu sırasında kendisi de partisini kurdu: Millî Nizam Partisi..

HÜLÂSA

Bir kerecik olsun, vecd halini görmediğim...
Bir kerecik olsun, içinden, yanık bir sesle "Allah" dediğine şâhit olmadığım...
Bir kerecik olsun, gözyaşı istîdadından çehresinde bir ize rastlamadığım...
Zoraki bir nezâket ve tevâzu galvanizi altında her defa en sert bir benlik kayasına çarptığım...
İnsan avlamak ve aldatmakta ve hislerini gizlemekte deha çapında beceriksizliğini kaydettiğim...
Sözüne ve randevusuna sadâkatten yana korkunç başıboşluğunu her temasımda gördüğüm...
Allah'ın bazı nasipsiz kullarına yakıştırdığı mekanik hareketlerle namaz içinde namazı kaybettirdiği ve ondan ruhuna hiçbir sızıntı geçirtmediği ve gözüne madde ötesi bir dünya göstermediği bu zat...
Bu, nefs murakabesinden mahrum...
Bu, ihlâs ikliminden mehcur...
Bu, sadece dış âlâyişlere meftun ve enâniyetinden mes'ut zat...
Bugüne değin, her davranışiyle, İslâm için hükûmet yerine, hükûmet için İslâm politikasından başka bir şey tanımamış, hiçbir öğüde kulak vermemiştir. O, bu aziz dâvanın küfre "kaka" görünecek tarafını değil de "şaka" görünecek yanını heykelleştirmiş ve işte bu yaniyle dâvaya ve nefsine başarı arama yönüne sapmıştır.
Dâvayı, harcamak, zedelemek ve bilinmez bir tarihedeki kalkınmasına sed çekmek diye buna derler. İslâmın bütün insanlığa örnek çapta yüce oluşunu "oldu!" zannettirip onu ebediyen olamamanın akametine çarptırmak, ortada mutlaka menfi bir misal bulunmasa da mutlaka müspeti göstermeden onun iddiacılığına yelteniş bakımından veballerin en büyüğüdür. Nefer, mareşal rolüne kalkışacak olursa, niyeti ne kadar halis olursa olsun ordusuna bozgun hazırlayıcı olmak günahından kurtulamaz. Kaldı ki, kahramanımız, hem niyet, hem de işlediği suçlar bakımından ayrıca mücrim...

Onu bu mikyasta ele alışımız da, adım başında rastlanabilir basit şahsiyetinin değerinden değil, kıydığı İslâm dâvasının kıymet ve ehemmiyetinden geliyor.
Bu zat hakkında hüküm hülâsası şudur ki, İslâm düşmanları dine fenalık mevzuunda fabrikaya adam ısmarlasalar bu zattan daha elverişlisini bulamazlar...
Şahsını aşan bir ideolocya emrinde sadece bir aksiyoncu ve işçi sıfatiyle çalışacağına, kendisini (ideolog) mühendis farzeden bu hayâlci kahraman, eğer İslâm fikriyatı üzerinde en küçük hak ve hissemiz varsa bu hak ve hisse kendisinde tecelli etsin diye beni ve gönüldaşlarımı uzakta tutmaya bakmıştır.

Bir gün, arkadaşları balmumu adamlara şöyle demiş:
- Necip Fazıl'ın ısrarlarından hiçbir şey anlamıyorum! İstiyor ki, dizinin dibinde toplanalım ve her işi kendisine danışalım...
Bir Alman ordu kumandanına "ihtiyacınızı bulunduğunuz mevkiin pazarından, ordu kasasındaki parayla sağlayınız!" emrini veren umumî karargâh ondan şu cevabı alıyor: "Bulunduğumuz mevkiin pazarında olmayan malı, ordu kasasında olmayan parayla nasıl sağlayabileceğimi bildiriniz!"

İşte, üreticinin hem kemiyet ve hem keyfiyetten yana olmayan mahsulünü, alıcısı olmayan bir dünyaya sevketme hayâline "ihracat seferberliği" adını takan, bu işin "olur"ları üzerinde hiçbir fikir tasası çekmeyen ve her işi buna benzeyen Hoca'nın islâmî dirayet ve ferasetten nasibi!..

TEK ÇIKAR YOL

Bu işin tek çıkar yolu, bu zatı ve etrafına halkaladığı balmumu adamlar kadrosunu bir baştan öbür başa tasfiye etmek ve bu felâket hengâmesinde nasılsa vücut bulmasına göz yumdukları Millî Selâmet Partisini "mâ vuzuha leh - liyakat noktası"na oturtmaktır.
Umumî kongrelerinde mi olur, nasıl olur, bilemeyiz, bu mes'ut günü bekliyor ve yüce İslâm anlayış ve stratejisinin ruhlara sinmeye başlayacağı gün, saflarında neferlik vazifesini üzerimize alacağımızı ilân ediyoruz. Hakkın bize bu dünyada ihsan ettiği makamı -asıl makam ötelerde- Allah diyen bir çöpçünün pâyesinden üstün olmasa bile Meclis âzalığından ve hükûmet idareciliğinden çok yüksek gören ve o türü oluşlarla arasındaki bütün köprüleri yıkmış olan biz, böylece yerimizi ve yönümüzü tespit ediyor ve taahhüdümüzü perçinliyoruz:
- Millî Selâmet Partisi'ni balmumu adamlar ve merkezlerindeki nefsaniyet heykelinden temizleyiniz, neferlerinizin ayağındaki postal olalım!

NECİP FAZIL KISAKÜREK VE ALPARSLAN TÜRKEŞ

 

Yüzü içinden, içi yüzünden işaret veren bir insan... Yani bir içe sahip olduğunu, bir iç taşıdığını belirten bir ifâde... Umumiyetle olduğu gibi, içinin sığlığı veya derinliği yüzünde cemadlaşmış olanlardan değil... Gizli ve hattâ acı bir iç... Kendisini fâşetmeyen, dışına doğru gayet ihtiyatlı, sâkin, telâşsız ağırbaşlı bir seciye...

Besbelli ki, bu adam, günün (standard), aynı kalıptan dökme ucuz politikacılarından uzak... Onu, 27 Mayıs gece baskınını ihtilâl kabul etmeksizin, gerçek ihtilâlci tipine yakın görebilirsiniz.

Kendisini, partisine ümit elini uzattığım son seçimlerden 9-10 yıl önce tanımış, evimde ve evinde birkaç kere görmüş, derin bir nefs muhasebesine davet etmiş; ve açık söyleyeyim, hayalimdeki lidere nispetle fazla vâdedici bulamamıştım.

Bu arada, o, ağır ve dengeli adımlarla yürümeyi bildi; hiçbir tarafa kapılanmadı, saman alevinden âni zuhurlarla imtiyaz kazanma yoluna iltifat etmedi, kendine göre bir plân ve strateji sahibi olduğu hissini verdi ve bilhassa en mühim eseri olarak, ruhun fikrî kuvvetinden ziyade adale ve hareket gücüne bağlı bir gençlik örgütleştirmeyi bildi.
Gerisi ve kendisine seçimlerde ettiğim hizmet malûm... Bunda âmil, onun çekiciliğinden ziyade dâvamızı kalpazanca yürütmeye bakanların iticiliği oldu.

Ezel ve ebed arası büyük dâva yolunda, Millî Türk Talebe Birliğinin misallendirdiği fikir ve iman mihrakına Türkeş'in hareketli gençliğini oturtmak, stratejilerin en yamanı olabilirdi. Türkeş bu sırrı anladı ve seçimlere doğru ilk karşılaşmamızda meşhur "Bildiri"sini yüzbinlerce bastırıp dağıttı.

Türkün ruh muhtevâsını kayıtsız ve şartsız İslâm olarak tespit eden ve her şeyi bu muhtevâya tabî kılan, metbûluğu islâma ve tâbiliği milliyetçiliğe bağlayan bu tarihî "Bildiri", tamamlığından zerre feda etmez ideolocyamızın Türkeş tarafından nasıl kucaklandığına ait huccet ve onun portresinde yepyeni bir renk... Bizim seçimlerdeki davranışımız ise bu ilk kucaklayışa verilmiş bir avans. Asıl ödenek ruhumuzun kasalarında ve mahfuzdur.
Bir portre içinde daha fazla tafsilât verilemeyeceğine göre, şu anda Türkeş, sadakat göstermemesini imkânsız gördüğümüz bu ilk kucak açışın ve bugüne dek kendisini yıpratmayışın, israf etmeyişin hakkiyle ümit beslemek zorunda olduğumuz tek çehre.

Türkeş'in Partisine gelince, daha ortada Erbakan yokken aramızda bazı temaslar olmuştu. Benim, Erenköyündeki evimde ve onun Ankara'daki apartmanında yemekler yendi. Bana kafalı ve kültürlü bir insan intibaını veren Dündar Taşer'in de katıldığı bu toplantılarda kendilerine bir anlaşma protokolü vermiş ve tek şartım olarak cihana İslâm projektöründen bakmak ve mihrak tefekkürü İslâmda merkezleştirmek esasını öne sürmüştüm.

Dündar Taşer'in cevabı şu olmuştu:
- Eğer biz bu protokolü imza edersek, Partimizi kapatırlar!
Diyememişti ki:
- Biz bu protokolü, meydan yerinde, Agorada, rejimin gözü önünde imzalayamayız; fakat parmaklarımızın tuttuğu kalemle atılacak imza yerine ruhumuzun parmağını basarak doğrulayabiliriz.

O gün, bugün, 10-12 yıldır, dâvamızın köprüsü altından nice sular geçti ve tam bir anlaşma ve kenedleşme imkânını bulamadığımız Türkeş ve arkadaşlarıyle aramızda hiçbir yakınlık istidadı beliremedi.

Son hâdiseler "Kimya kâğıdı" teşhisimizde dokunduğumuz gibi, artık bütün sahteliklerin ortaya dökülmesini ve hakikat ne taraftaysa gösterilmesini emrediyor artık...
Bir röportaj münasebetiyle suallerini cevaplandırdığım Ülkücü Gençliğe ve dolayısiyle MHP'ye bağlılığını bilenler, beni, kiralık vicdan esnafı gibi bu defa MHP'den yana sanıyorlarsa, yalnız kendilerini görmekle kalıyorlar ve görüşlerinin sığlığında boğuluyorlar demektir.

Ben yalnız Hak'tan ve onun yoluna yol veren Büyük Doğu'dan yanayım...
Ülkücü Gençlik veya Milliyetçi Hareket Partisi'ne karşı durumumu, bundan 10 yıl evvelki Büyük Doğu'da, "Kısakürek ve Türkeş anlaşması" başlığıyla çıkmış şu yazı, bütün tazeliğini muhafaza ederek gösterir:
- Haberiniz var mı. Kısakürek ile Türkeş anlaştılar!
- Necip Fazıl'ı kazandık! Bundan böyle onunla el eleyiz!
- Büyük Doğu'nun ilk sayısında kapak resmi Türkeş'e ait... Derginin altı sahifesi de bize tahsis ediliyor!
- Büyük Doğu'nun çıkmaya hazırlandığı günlerde habire çalıştırdıkları şifahî rotatiflerle, bazı siyasî mahfeller ve yüksek tahsil gençliği muhitinde yayılan yukarıdaki ve benzeri haberlere verilecek cevap, şu, elinizdeki Büyük Doğu'nun ifade ettiğinden başka bir şey olamaz. Böyleyken, değil Türkeş ve C.M.K.P., Roma'daki Vatikan'dan, Moskova'adaki Kremlin'e kadar bütün ideolocya merkezleriyle derhal anlaşmaya ve el ele vermeye hazır olduğumuzu bildirir ve bunun tek şartı olarak şu ana ölçünün kabulünü ileri süreriz:
"Bütün emirleriyle Allah ve Resûlü... Gerisi topyekûn bâtıl!"

İsa Peygambere, atfedilen, doğruluk derecesini bilmediğimiz, fakat söz olarak çok sevdiğimiz bir düstur, bizi tam mânasıyle ifade eder:
"- Bizden olmayanlar bize zıttır; bizimle cem etmeyenler dağıtır!"
Bugün ise benim için MHP ve Ülkücü Gençlik, ümidimi kökünden baltalamış olanlara karşılık, Bozkurdu söğüt ağacına döndüreceği günün hasreti içinde, uzaklarda çakan bir "Ümid Burnu" feneri... Büyük Doğu gemisi Kâbe yolunda, Süveyş Kanalını ellerinde tutanlara mukabil, Ümid Burnu'ndan dolaşmaya katlanacak kadar fedakârlık gösterir de oradan da yol bulamazsa artık paraşütçü birliklerle tepeden inmeyi düşünmekten gayri bir hesap sahibi olamayacaktır.

İster arkamızda milyonlar olsun, ister tek başımıza kalalım, yolumuz budur!
Aynen mürşidimizin diliyle:
"- O ki Allah'tan mahrumdur, neye maliktir; ve o ki, Allah'a maliktir, neden mahrumdur?.."

MEĞER NEYMİŞ?

Neticede ne oldu? Muradımız meğer neymiş?
Benim MHP'li bir gazetede, içimde uzun zamandır bir su seviyesi gibi yükselen iradî bir davranışla, bellibaşlı bir plân çerçevesi içinde, fakat belki biraz gecikecek olduğu halde sırf bazı anlayışsız ve nasipsizlerin itişi yüzünden kaleme aldığım yazılar meğer ne gibi bir hedef kolluyormuş?

Bu gaye, 3 Mayıs günü Alpaslan Türkeş'in bütün ajanslara ve gazetelere verdiği el ilânı şeklinde bastırıp Anadolu'nun her tarafına dağıttırdığı (Türk Milletine Beyanname) isimli bildiri ortaya çıkıncaya kadar sezilemedi. Sadece anlaşılamamakla da kalmadı; bütün maskaralık ve sahtekârlıklara karşı şahlanma zemini arayan iki büyük gençlik grubundan ruh pınarı Millî Türk Talebe Birliği topluluğu ile adale şelâlesi ülkücü Gençlik arasında kurmaya çalıştığım köprü hikmetini de anlayan olmadı. Aksine, bu hareketimi, yavrusunu boğan kedi misaline kadar tersinden yorumlayanlar görüldü.

İslâm stratejisini patikalarda ve çıkmaz sokaklarda hebâ eden Millî Selâmet Partisi'ne karşı tavrım da, özlediğim parti veya için için yetişme muhitlerini körleştirmekten başka bir rol oynamaması bakımından en büyük takdirle karşılanacağına, iç ve gizli maktâları göremeyenlerce üzüntülere ve şahsım hakkında şüphelere yol açtı.

İster gençlik safları, ister parti blokları arasında gûya mânamızdan izler taşıyıp da o izler adına bize nâdanlık gösterenlere topyekûn cevabımız, eski Yunan'ın (Attik) devresinde (lirik) şiirin babası (Pindaros)un, hem de (Perikles) çığırının pırlanta cemiyeti hakkında söylediği bir sözdür:
- "Meğerse ben, bütün bir ömür, katırlara saman yedirmek dururken yemliklerine çiçek doldurmuşum! Vâh emeklerime!"

Bu hal o kadar gücüme gitti ki, onun dâvamızı nasıl iflâsa götürdüğünü göstermek için, kalbime, Türkiye çapında bir haykırış koparmak arzusu düştü. Haykırışımı bir basın toplantısı halinde bütün ajanslara ve gazetelere vermeye kadar düşündüm.

İşte:
"Son zamanlarda MHP'den yana bir gazetede vâki neşriyatım, hâdiseleri, topraktaki süprüntülük ağaç döküntülerinden ele alıp dallara uzanamayan ve köke inemeyen bazı cüceler âleminde, şahsıma ve fikirlerime karşı dil uzatma vesilesi olmuştur.
Vaziyetimi, böylelerine karşı değil de, mâneviyatçı ve mukaddesatçı, sâf ve som