Nazım Hikmet'e İlk Ve Son Hitap

Nâzım Hikmet!
Nafile çabalıyorsun.
Sana kızmıyorum. Kızmıyacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklıyan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.

Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.

Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başiyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.

Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.
O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor. Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç biilâç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kimbilir nelere baş vuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilân ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile götürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun.

Bundan bir kaç ay evvel Bâbıâlide, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı:
Ben - Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?
Sen - Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?
Ben - Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?
Sen - Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten menederler.
Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmıyan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selâm verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.
Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklâm açık gözlülüğünü... Senin nene mukabele edeyim?

Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarma dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?

İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum, ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!

Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefhedemiyeceğim.
Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan âcizim.

Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman...

Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.
İşte görüp göreceğin rahmet!

(11 Nisan 1936)




Fikir Öfkesi

İnsan başını sıçan kafasından ayıran tek hassa... Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir!

Kollarımız, kuvveti nasıl sinir cümlemizde bulursa, herhangi bir dünya görüşü de, sinir cümlesini fikir öfkesinde ele geçirir. Fikir öfkesi, düşünüş tarzlarının asabî cihazı, manivelâsı, icra müessiridir. Zihin onun sayesinde dinamizmaya kavuşur, yıldırımlaşır, kudrete erer, cansız bir ölçü kalıbı olmaktan kurtulur. Tek kelimeyle fikir öfkesi, kıymet hükümlerimizin hamle ve irade kaynağı... Onsuz fikir, duvarda veya sandıkta, evde veya dükkânda, kalabalıkta veya tenhada, ikide bir ötmekten başka hikmeti olmayan aptal bir guguklu saattir.

Fakat öfkesiz fikir ne kadar acıklı bir manzaraysa, fikirsiz öfke de o nisbette merhamete lâyık bir levha... Ruhî teessürlerini herhangi bir görüş sistemine irca edemeden, rasgele bağıran çağıran, kıran döken, tepinen dövünen bünyelere, haklı olarak hasta der, geçeriz.
Harikulâde muvazene, öfkesiz fikirle fikirsiz öfkenin arasında yerini bulan, müşterek bir akıl ve sinir nakiliyetinde...

Bazı kalemlerdeki öfke edası bir takım hantal mizaçların hoşuna gitmiyor. Onlar, ifadede itidal, ruhta rükûdet taraflısı... Böylelerine acımak lâzım. Zira onlar, görülmesi kolay olan öfkeyi görüyorlar da, görülmesi kolay olmayan fikri görmüyorlar. Böylelerine, suyu içilip tanesi bırakılan hoşaf misalini mi hatırlatmalı?...

(5 Mayıs 1944)




Çıfıta Cevap

Kâfirin Abdullah, ahmağın Zeki, erzelin Afif ismini alması gibi kendisini (Vatan) diye isimlendirmiş ufunet bezinin, bize bundan onbeş gün kadar evvel çıkmış bir nüshasını gösterdiler.

Bu paçavrayı, hakkımızdaki deni ve şenî tahrike iştirak etmemek suretiyle Türlüklerini, mukaddesatçılıklarını, insanlıklarını gösteren ve büyük Türk okuyucusu kütlesine tamamen malik bulunan gazetelerin hiçbir şartına sahip telâkki etmemekle beraber, üzerimize ondan bir hücum gelmesi ihtimalini hayal bile edemezdik. Zira, o gazeteyi temsil eden, ona renk ve seciye veren insanlık lekesinin bütün cemaziyülevvel ve âhirine, dosyalık çapta bir bilgi, görüş ve anlayışla vâkıf bulunuyorduk. O da bu kuvvetimizi herkesten iyi bilenlerdendi. Zira bundan evvel Fatih'in muazzez ruhaniyeti huzurunda patriklere fâtiha okuttuğu, Türk ocaklarına burnunu soktuğu, Nâzım Hikmet vesilesiyle resmen ve alenen komünizmayı müdafaaya kalkıştığı zaman maskesini o tarzda düşürmüş ve öyle bir söz söylemiştik ki, bir insanın bu sözü duymamazlıktan gelmesi için ancak "bütün ahlâki kayıtlarla alâkasını kesmiş" olması lâzımdı. Fakat duymamazlıktan geldi. Zira korktu. Zira o günlerde aleyhimizde bir hava görmemekte, gerçek âmme vicdanı ve gençlik kütlesinin saflarımızda oludğunu bilmekte; ve bembeyaz "Müslüman -Türk" tenimize arkadan sokmağa yelteneceği pıhtı kusan kıskacını kullanabilmek için gereken hain şartları ittifakına alamamış bulunmaktaydı.

Nihayet, fırsat bu fırsattır sandı; ve zehirini, metodların esfellik ve erzellikte yektâ bir nümunesiyle dökmiye yeltende. Ne yaptı, biliyor musunuz?Gûya mücerret ve umuî, bizimle ve şahıslarla alâkasız bir başmakale içine ayrı bir fasıl ekleyerek, böylece hakikî kastını cesaret ve sarahatle belirtmek erkekliğini gösteremeyerek, sadece birkaç okuyucusuna ve hükûmete karşı bize çattığını belli ederek, fakat bunu bizim gözümüzden saklıyabilecek olursa bir kat daha mes'ut olacağını ve bu suretle yerin dibine geçirilmekten kurtulacağını düşünerek, hâsılı cihanda en pespaye bir insanın dahi tenezzül etmeyeceği bir sinsilik derekesine düşerek, bize, kundakçılık, hayâsızlık, pervasızlık, fesat ve irtica isnat etti. Hakkımızda, koskoca bir başmakalenin içine gömülü ve dışından belirsiz olarak da "her türlü ahlâki kayıtla alâkasız" tabirini kullanmaya kadar gitti. İşte adam, işte usul, işte hayâ, işte hüner! Bu denî taktiğinde de kısmen muvaffak oldu. Çünkü hâdibeden, tam onbeş gün sonra haberdar olabildik. Yukarıda insanlık lekesi diye sıfatlandırdığımız ve daima böyle sıfıtlandıracağımız bu adam, eğer hakkımızdaki iğrenç tahkirin, hiçbir fezahat ve redaet yuvasında eşine rastgelinmez serseriler ve şantajcılar arasından elde ettiği, Polis ikinci şubesindeki dosyalarından başka kimsenin tanımadığı tiplerden olsaydı, derhal bu yazısiyle onu kanun huzuruna çeker, kendisiyle orada hesaplaşmayı tercih ederdik. Fakat bu insanlık lekesi, gûya bir başmuharrirdir, yılan vücutlu bir gazetenin tepesinde başkuş kafasıdır, son derece hain ve gizil bir metodun sahibidir, içtimaî bir suikast eserinin seri müelliflerinden birisidir, binaenaleyh kendisiyle hesaplaşacak yer, mahkeme değil, âmme huzurudur, kalem ve kelâm kürsüsüdür, dâva meydanıdır, babıâli kubbesidir!!!

Gel berû, iman ve ahlâk kayıtlarının (K) harfini bile rüyasında bir kere görmemiş olan sefil!

Sen ne cesaretle müslüman Türkler memleketinde konuşabilirsin ki, bir dönmesin; büyük baban Sabatay Sevi'nin zakkum kanını taşıyor; ve İslâm diyanetini, Türk milletini parçalamak gayesini güdüyorsun!

Sen, birtakım bulanık şartlara güvenip nasıl kuruyası dudaklarını kıpırdatabilirsin ki, bir zamanlar, Türk İstiklâk Hareketinin mâsûm günlerinde resmen ve alenen Amerikan mandasını istemek suretiyle vatan hainliğini göstermiş ve bu babda hakkında broşürler neşrolunmuş müseccel bir nâmertsin!

Sen nasıl ve ne yüzle "ahlâk" kelimesini kanalizasyon lezzetli ağzına alabilirsin ki, "ahlâk" kelimesinin baş harfi diye (a) işaretini gördüğün her yerde sıhhi imdat çağırması icap eden bir tipsin! (Büyük Doğu) sahibinin "Bir Adam Yaratmak" piyesi temsil edilirken "oradaki kadınla kimi kastettiniz?" sualinden, tâ Elhamra sineması ve klüp hikâyelerine kadar, istersen ve dilersen, bu mevzua senin için baş vurmaya lüzum görmediğimiz Türk hâkiminin huzurunda ve senin müracaatınla konuşalım! Eğer ister ve dilersen, bize edeceğin tek mukabeleyle, bu işi Linotipler ve baskı makineleri huzurunda da konuşabiliriz. Her şey senin istek ve dileğine bağlıdır.

Elverir ki, bir zamanlar, muazzez ve mübarek bir soydan gelen "Ehli Sünnet" gazetesinin ismet ve nezaket örneği sahibine yaptığın ve bütün zayıf müslümanlara tevcih ettiğin gibi, hakikatte bize değil, Allaha ve Resûlüne düşman olan suikastçı kalemini (Büyük Doğu) ya yöneltmek cesaretini göstermeyesin; ve hesabını görecekleri güne kadar menfur ve melûn köşende "sus, pus" oturasın!... Sen bilirsin, tercih hakkını sana bırakıyoruz.

(25 Kasım 1949)




Osman Bölükbaşı'ya

Biz sizin Büyük Doğu ve Necip Fazıl'a karşı içinizde beslediğiniz ukdeyi, bir zamanlar Meclisteki mârifetlerinizden sonra, ancak İstanbul'daki tumturaklı konuşmalarınıza mahsus, her gittiğiniz yerde kucağınızda bir Büyük Doğu koleksiyonu taşıyacak ve yalnız ondan bahsedecek kadar küçük (!) bir kin eseri sanıyorduk. Ona göre de sizi birinci sayımızın ilâvesinde cevaplandırdık. Halbuki bu ukde ne kadar büyükmüş, ne kadar... Meğer siz İstanbul ve Ankara'daki radyo hitabelerinizde, Partiniz hesabına (radyodifüze) propaganda konuşmalarınızda, sade bu devâsız ukdenin tezahürünü vermişsiniz. Demek ki, sizi çarpan iki cin vardır; biri Menderes, öbürü de Necip Fazıl'dır. Bu iki şahıs içinde mânaları birbirine karıştırmaktan, hakikati pâyümal etmekten, aslî vâhidleri ayırd edilemez hale getirmekten, böylece Partinize en büyük fenalığı, D.P. ye de en büyük faydayı sağlamaktan başka marifetiniz yoktur. Biz sizi azbuçuk hatip, yani bir parça nâtık, yani birazıcık fikir sahibi biliyorduk. Meğer siz, gayr-i nâtık mütefekkirlerin ve gayr-i mütefekkir nâtıkların yaşadığı bu dünyada gayr-ı nâtık imişsiniz! Sizin nutkunuzu dinleyen hakiki gayr-i nâtıklar, nutuksuzluklarından Allah'a hamdederler. Siz, "Bölükbaşı" adınıza rağmen, bir manga başı olamazsınız. Bir mangaya bile emin bir istikamet gösteremezsiniz! Farkında değil misiniz ki, sizi irtica ile suçlandıranlara cevap vermek için, onların dine ettiği hakaretin bin mislini siz etmektesiniz! Efsus, efsus ki, siz kimseyi samimiyetsizlik ve haysiyetsizlikle değil de, bir vakitler dindarlara el uzatmakla suçlandırarak, asıl dini, din müdafiliğini mütearife halinde bir yüz karası saymaktasınız! Muhal farz olarak bir ân için bu dediğiniz kabul olunabilse, o halde sizi halkın mukaddesat hislerini okşamakla itham edenlerin haklı olması gerekecek...

Bizim sizden istediğimiz ve isteyeceğimiz hiçbir şey yok... Elverir ki, mahzun kütle hakîkiler ve samimilerle sizin gibilere "Senin koruyacağın hakka sahip olmaktansa, olmamak hayırlıdır!" demeyi bilsin!

Siz kazandınız ama, Partinize her şeyi kaybettirdiniz sayın koğuş hatibi!

(14 Mayıs 1954)




Al!

Babıâlinin Bab-ı âdi cephesinde (Dünya) isimli, çöp tenekesi boyunda bir kulübeye sığınmış bir köpek vardır ve adı B.... F...'tir.

Dökük kıllarının her kökünde uyuz kabartıları zıplaşan ve ruhundaki cerahat ağzından dökülen ve hokkasını dolduran bu âdi hayvan, kalemini işte her gün bu hokkaya daldırıp ulvî mânalara mikrop aşılar. Fikir adına, hiçbir mahalle itinin tenezzül etmeyeceği küfürlere kadar düşer ve devamlı bir can çekişme içinde ulvuliklere karşı olur.

Bu, mikrop kavanozu it, geçenlerde benim "Kırmızı" isimli yazımı ele alıyor ve kurmay yakasının kırmızı olması gibi nâmütenahi uzak bir münasebeti kuyruğuna dolayarak, benim kurmayları murad ettiğimi ileri sürüyor.

Bâbıâlinin Bab-ı âdi cephesi iti, unutmuş görünüyor ki, bu âlemde topu topu yedi renk vardır; bu renklerden herhangi biri içinde tecelli eden eşya ise sayısızdır. Aziz ve münezzeh kurmay sınıfının yakası kırmızı olduğu gibi, Bedii Faik'in suratından daha az kirli olan ve kendisine kefenlik etmeyi kabul etmeyecek kadar haysiyet sahibi bulunan âdet bezi de kırmızıdır.

Ben, sivil cezaevinde bir buçuk yıllık hapsimi hikâye eden o yazıda sadece acılarımı remzlendirmek mânâsına "kırmızı" yı ele aldım; ve elbette ki "Zindan bekçisi" tâbiriyle, yakalarının kırmızı olduğu herkesçe bilinen hapishane gardiyanlara, şahıs ve meslek olarak herhangi bir kötülük sıçratmadım; onları, mücerret bir ruh baskısının azap sembolleri diye gösterdim.

Hapishânede kurmay ne arar? Zindan bekçisi ve gardiyan nerede, kurmay nerededir? Eğer yakasında kırmızı bir renk taşıyan her meslekî hüviyet bundan alınmak vaziyetinde olsa, ceza hâkimi, savcı, bekçi ve daha bilmem kim, ayaklanmak hakkını nefsinde görmez mi?

Hiçbir riyazî kat'iyet ve bedahet, benim yazımdaki kast hedefi kadar açık ve belirli değildir; hapsimiz sivil hapishânededir, yazımız bu hapishâne acılarının hikâyesidir, oradaysa zindan bekçisi gardiyandır ve kırmızı yakalıdır. Kaldı ki, askeri ceza ve tevkif evlerinde de kurmayın işi yoktur.

Ben ilk terbiyesini bir askeri mektepten almış (militarist) bir insanım, tek kelimeyle orducuyum ve hayalimde mefkûreleştirdiğim kurmay subay seciyesine âşıkım.
O kadar âşıkım ki, 27 Mayıs hareketinin bir neşter gibi deştiği ahlâk buhranımızın en keskin tezahür kutuplarından biri olarak, kâbuslara bile girân gelecek bir münasebeti, arslanlara:
-Bak, düşmanın senin için ne diyor!!!
Gibilerden rapor etmeye kalkan Bedii Faik misillû hasta köpeklerin tecrid edilecekleri hâli adayı, yine kurmay dehâsından beklemekteyim.

Büyük çileler sonu gözlerini kaybeden (Son Posta) sahibine "Kör!" diye küfredecek kadar alçalmış bir hasta köpeğin (Basil dö Koh) yatağı sefil ciğerindeki kan, kurmay renginin asaletinden o kadar utanmalıdır ki, ağzından kahverengi gelip o mülevves leşi terketmelidir.
Hepsi bu kadar!:..

(18 Ocak 1962)




Bab-ı Âdi Tipine

Üstüme söverek gel, bayılırım; fakat sövmen bir fikir öfkesine, bir düşünce sinirine bağlı olsun...

Böyle gelebiliyor musun?
Sen, yalnız kendine oyuncak edindiğin mukavva Dünya içinde sahte gerçekler imal edip bunları insanlara yutturmaktan anlıyorsun!
Güvenle gel, biterim; öyle ki, hiçbir desteğin olmasa da güvenindeki heybet bana yeter?
Böyle gelebiliyor musun?

Sen yalnız, arslanın iki ayağı arasına sığınıp, faaliyetine engel gördüğü kediyi rapor eden sıçana benziyorsun!

Fikrin yok, hakikatin yok, bilgin yok, ihlâsın yok, güvenin yok; ve düşün, bunlardan tek tek pay almış olarak ne çapta ahlâkın yok!..

Böyle olunca, işte böyle perişan olur; ve kalemini vücudunda en uygun kılıfa sokup, suspus, oturursun!

Darısı Bâbıâli yokuşundan inip çıkarken bâb-ı âdi kulübesi sakinlerine mahsus bir eda takınanlara...

(22 Ocak 1962)




İğreniyorum

Elimden doğruca, güzelce, iyice bir yazı mı çıkıyor? İğreniyorum! Hâlâ bu memlekette doğru, güzel ve iyi olanı savunma gayretimden, bu gayretin boşluğunu anlayamamak enayiliğinden iğreniyorum!

Olanlar ortadayken, hep bugünü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir istikbale ısmarlayıcı "cek" ve "cak" edatlarından iğreniyorum!

(Perikles) gibi (Attik) Yunan medeniyetinin en haşmetli ve her şeyi tamam cemiyetinde, (Lirik) şiirin babası (Pindaros) şöyle der :"Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!"... Ben de aynı meraret duygusuyla güneşi cepte kaybetmiş bir topluma bu sırrı anlatamamanın sefaletinden iğreniyorum!

Dudaklarla kalbler arasındaki mesafeden, her akşam başına yorganı çeker çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan, tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere hissizce girip çıkan marka müslümanlarından iğreniyorum! Gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan âcizken gözüyle görmediği için Allahı inkar eden maddeciden iğreniyorum!

Posayı cevher sanan kabuk milliyetçisinden, çile çekmeden olmaya bakan ezberci medeniyetçiden, hayat ağacını devirmeyi ve nurlu meyveleriyle ateşe atmayı inkilâp sayan devrimbazdan ve bunlara inananlardan, kapılanlardan iğreniyorum!
Hâsılı, dil adına dilden, ev adına elden, vatan adına vatandan ve köy, köylü, şehir, şehirli, gazete, dergi, kitap, mektep, talebe, muallim, polis, memur, kanun, nizam, kadın, erkek, dost, ahbap ne varsa bunların gerçekleri adına hepsinden iğreniyorum!

Ötesi var mı?...
Ağlayamayan, anlayamayan, içini kanatamayan, yumruğunu sıkamayan insandan, Allahın Kur'anda "belhüm adal-Hayvandan aşağı" diye andığı iki ayaklılardan iğreniyorum!

(17 Mart 1980)




Menderes'e Üç Mektup (1)



Sizi uzun müddet, hattâ Demokrat Parti kuruculuğunuz içinde, muayyen bir vâhid olarak tanıyamadım. Ne şube şube varlığınız, ne de kısım kısım yokluğunuz üzerinde bir teşhise varabilmiştim. Benim için, uzaktan, (hiç) gibi, (yok) gibi, (meraka değmez) gibi bir şeydiniz. Manevralarda askerlerin kullandığı, mücerret ve hepsi birbirinin aynı hedefleri andırıyordunuz. Sizi birçoğunun umumî ve hususî vasıflarını yakından tanıdığım bazı Demokrat Parti büyüklerinden ayırt edici birhususiyet içinde görebilmem için, gereken delil ve emarelerden hiçbirine malik değildim. Muhakkak ki, siz, o zamanlar, doğrudan doğruya kendi öz rengini kumaşa hâkim kılmaktan çekinen, bir tohumun merkezindeki gizli mihrak halinde için için yaşıyan ve sert çizgili tezahür ifadelerinden kaçınan bir mizaca sahiptiniz. Bense, bu şartlara göre, sizi, Demokrat Parti içinde Demokrat Partinin olduğu gibi sanmakta mazurdum. Demokrat Partinin olduğu şeyse, nazarımda, -beni daima samimî bulacaksınız- kolaycı, ucuzcu ve seri malı bir muhalefetten üstün değildi. Aranızda, Ağaoğlu ve Karaosmanoğlu gibi nisbeten genç ve eski dostlarım, bir gün Maraş'da, sizi mutlaka yakından tanımam lüzumunu müdafaa ettikleri zaman hayli taaccübe düşmüştüm.

İktidarı, tasdik buyurursunuz, kendi müsbet kudretinizle değil, Halk Partisinin nerdeyse toprağı iki şakkedip kendisini yutmaya sevkedecek kadar derinleştirdiği menfî kudretiyle ele aldığınız zaman, sizi Başbakanlığa getiren muazzam isabet, partinizin, tâbiye ve sevkülceyş dehâsı olarak gösterdiği misilsiz bir buluş oldu. Hemen o andan itibarendir ki, telaşsız, nümayişsiz, rahat, emin, ve bilhassa hesap ustası şahsiyetiniz, pek cesur ve ileri bir ilk çıkıştan sonra, zaman ve mekâna göre parça parça kendisini göstermeye başladı. Müslümanlara, İslâm cemiyetinin namaza davet sesini (Agora) nidası halinde Allah kelâmının diliyle yükseltmekte serbest olduklarını gösterdiğiniz günden, İzmirdeki meşhur hitabenize kadar, göz yaşlarına boğulmuş, öyle ânlar geçirdik ki, ihtiyarsızca kendi kendimize sorduk:

"-Yoksa beklediğimiz kahraman bizzat Adnan Menderes midir?"

Bütün dünya ve insanlığı kuşatıcı ve hayatın her devresini muhasebe edici titiz dünya görüşümüze rağmen,o anda şahsınızın bize her şeyi vâdeder gibi olmuştu.

Fakat sonra, öyle şeyler gördük, öyle akibetlere çarpıldık, öyle eser ve tesirlere şâhid olduk, öyle hâl ve vaziyetlere dikkat ettik ki, sizi, Büyük İskenderin kestiği düğümden daha girift bir muamma farz etmeye başladık. Neydiniz; ilcaî mi, hercaî mi, sun'î mi, zamanîmi, yoksa hakikî mi, siyasî mi, hesabî mi, şuurî mi?

Bu hayretimizi geçen Büyük Doğularda ne samimî bir sesle fışkırttığımız ve sizi hâkim ruh vâhidinizle görünmeye davet ettiğimizi belki hatırlarsınız. Ne ince cilvedir ki, davetimizin ertesi günü Meclisteki beyanatınız, Ankara muhabirimiz tarafından telefonla verilir ve kısım kısım tarafımdan arkadaşlara okunurken, bütün bir Büyük Doğu kadrosu, yine göz yaşlarına battık ve size, yine bilmeniz gereken bağlılık nüshamızı takdim ettik.

Artık kanaat getirmiştim ki, siz, Demokrat Parti kadrosunda, zaman ve mekânı kollayıcı ve büyük küçük huzursuzluklardan kaçınıcı mizacınız gereğince, bütün bir bünye taklibini sindire sindire başarmak istiyen ve mensup bulunduğu umumî topluluğun bir kaç istikamete bölümlü hizipleri arasında çetin bir kulis ıstırabı yaşıyan, fakat bir simyacı gibi (doz)ları tanıyan ve nihaî terkibine güvenen ve esasta bu mahzun vatanın, bu öksüz milletin hasretini heykkelleştiren veya heykelleştirmeye namzet bulunan biricik şahsiyettiniz.

Sizinle doğrudan doğruya temasım, bundan evvelki günlük Büyük Doğuda şahsıma ve dâvama ihanet eden maddeci ortağımın fenalık kasdını en büyük iyiliğe döndürücü ilâhî bir sevkle oldu. Hâdiseler, kendilerini savunan keder rüzgârının emriyle, başka türlü siddin sene sizi aramak teşebbüsüme imkân olmadığı halde beni kollarınıza attı ve dâva adına biricik hayr ve muvaffakiyetin bu istikamette olduğunu gösterdi.

Geldim; ve dâvasını arz ve ifade ihtiyacına düşmüş insanın şahıs intihabındaki peşin emniyet ve kıymet ölçüsiyle sizi kendime ve kendimi size tam ve tesbit etmek istedim.

Sabit olan şuydu:
Siz, her parti alâkası dışında, Adnan Menderes olarak, bu vatanın şiddetle muhtaç olduğu ve en hassas dakikada başında bulduğu ender zekâ ve ruhlardan biriydiniz!

İkinci mektubumda izah edeceğim.

18.5.1952




Menderes'e Üç Mektup (2)

Çeyrek asırlık devlet recüllerimize baktıkça, bunların fikir ve irfân sermayesi olarak temsil ettirdikleri fakr ve sefâlet karşısında dehşete düşerim. Kasırga eserken Okmeydanı gibi, bunlar, zekâ ve şahsiyet ölçüsüyle, acınacak derecede tenhadırlar; şahıslarında yokluğun rüzgâr ve ayazından hiçbir şeye rastlanamaz.

Umumiyetle, kendilerinden biraz daha zeki, bir parça daha açıkgöz ve bir derece daha şahsiyetli bir (şef)in etrafında halkalanmaktan ve o (şef)in nefsaniyet balonunu kokmuş nefesleriyle şişirmekten başka hünerli olmadığı ve hiç bir kafa çilesi çekmedikleri için esasen böyle olmaya mahkûmdurlar.

İşte siz bana, her şeyden evvel, bu 27 yıllık an'anneyi kendi kendisine değiştirici murassâ bir şahsiyetin sahibi göründünüz.

Hakkınızda, ilk ve peşin unsurlar halinde, sadece şunları biliyor; ve toplayıcı ana kıymetle buluştuğu takdirde, bunların, lehinizde ne büyük sıfatlar olacağnı düşünüyordum:

Evvelâ, Anadolu çocuğuydunuz!

(Mahutlardan bir çoğu gibi, zehirli Makedonya istikâmetinin Türk ve Müslüman isimli gizli misyonerlerinden veya ruhu çürümüşlerinden değildiniz.)

Sonra tam bir aile reisi tipiydiniz!

(Aile sahibi olmayan ve baba sıfatını taşımayan ebedî yalnızlardan değildiniz!).

En sonra, babadan oğula, meşrû ölçüyle zengindiniz!

(Türedilerin hemen hepsinde rastlanan müşterek icabı, iktidar makamına sadece menfaat ihtirasiyle göz dikmiş, doymak ve kanmak bilmez aç ve çıplaklardan değildiniz!)

İtiraf etmek lâzımdır ki, 27 yıldır, ana kıymetle buluşmadığı takdirde hiç bir şey ifade etmiyecek olan bu üç vasfın, herşeye rağmen birikisine malik, hiç bir hükûmet reisi tanımıyoruz.

Sizi gördüğüm zaman ise, birden bire, ruh ve zekâ, mizaç ve irfan, zerâfet ve şahsî uslûp bakımından müstesna, katiyen seri malına girmez bir insan karşısında bulunduğumu tasdik ettim.

Artık bütün mesele, bunca yıldır ve bu kadar titizlikle kitaplık hacimde mimarîleştirdiğimiz dünya görüşüne nisbetle sizin ruh vâhidinizi, temel ölçünüzü anlamak; ve manevî yüzüğünüzün çok kıymetli küçük taşlarını etrafında toplayan ana yüzük taşlarınızı kıymetlendirebilmekteydi. Yani, siyasî incelik ve manâ çevikliği noktasından da o kadar seyyal görünen ve bir türlü zapt ve tespit edilemiyen çehrenizi, olanca iç hakikatinizle billûrlaştırabilmek...

Körlerin muayene ettiği ve sırtına tırmananın dağa, kulağını tutanın şala, bacağına sarılanın ağaç gövdesine benzettiği fil, malûm… İşte ben fili, apaçık gözlerle ve bir bütün halinde görmek ihtiyacındaydım.

Henüz sizi tam gösterecek geniş bir fırsata nail bulunmadığım için, hükme varmış değilim. Fakat hükmünün, ancak merkezine taallûk edeceği şahsiyetinizi, bazı umumî ve hususî vasıflarıyle ve bilhassa imkân ve istidat ifadesiyle çözebilmiş bulunuyorum.

Bu noktayı, aslî noktaya olan hasretim ve nailiyet imkânımla beraber, üçüncü mektubumda bildireceğim.

19.5.1952




Menderes'e Üç Mektup (3)



Sizi, ilk defa, kitleyle karşı karşıya, İstanbul İl Kongresinde gördüm. Ve tek kelime: Hayran oldum.

Bendeki hayranlık duygusunun ne derecede nâdir olduğunu ortaya atıp, kıymetinizi kaba bir benlik senedine raptetmek istemem. Onu, kendi zatî oluşu içinde, müspet olarak göstermek dilerim.

Siz, evvelâ kelime ve mefhum imtihanında, sonra cümle ve mâna inşasında, daha sonra fikir ve terkip mimarîsinde, basma kumaşlara nisbetle bir Hint şalı kadar çarpıcı bir nadirlik ve soyluluk arzediyorsunuz. Sihirkâr bir nüfuzla kalbine süzülmeyi bildiğiniz halk, tarafınızdan, sımsıkı bir kement içinde san'atkârca tutulmuş bir demet halindeydi. Son derece vekarlı, soğukkanlı, fakat vecd ve heyecandan mahrum olmayan ve onu zaptetmeği bilen bir bünyeye sahiptiniz. İnandırmaya çalıştığınız şey, bizzat inanmadığınız bir şey değildi; ve siz -ne garip!- samimîydiniz!

Buradaki "Ne garip" kaydını garip görmeyiniz! Zira siz, gerçekten, 27 yıldır, hep aynı kaşık içinden şekil alan un helvaları tarzında seri malı mâhud beyinsiz kodaman tiplerine

Aslâ benzemiyordunuz! Kimdiniz, neydiniz, nereden, nasıl ve hangi şartlar altında zuhur etmiştiniz?

İşte bu müşahede, bana, ana davamız noktasından ne büyük bir kudret, ehliyet ve fırsatla karşı karşıya bulunduğumuzu derhal gösterdi. Anlayış ve anlatış, tesir ve nüfuz, üslûp ve zarafet, zevk ve mizaç, nükte ve derinlik, fikir ve irfan, nefs emniyeti ve samimiyet gibi kapital değerleri bir arada temsil eden devlet recülünü, belki Tanzimattan beri görmemiştik.

İşte o ân, yine o âna kadar içimde size dair birikmiş intiba tahminleri tam bir plâna kavuşmuş buldum ve hemen kararımı verdim:

-Adnan Menderes, bilhassa son çeyrek asırlık korkunç tecrübe içinde, seri malı iktidar tezgâhında boy göstermemiş ve harcanmamış bir tip olarak, taşıdığı vasıflar ve bu son fikrî hüviyetiyle, nezdinde dâvamızın hayat hakkı arayacağı yegâne örnektir! Hastalığından ve doktorundan habersiz olan bu millet, kendisinden herşeyi, bilhassa asırlık ıstırabının şifasını beklemekte haklı olabilir. Ona doğru gideceğiz ve dâvamızı onun nezdinde kıymetlendirmeğe çalışacağız! Yol budur!

Açıkça belli oluyor ki, sizi partinizin üstünde, ayrı ve müstakil bir vâhid telâkki ediyor; ve en büyük imtiyazınızı, pörsümemiş, harcanmamış, müstamel postlar gibi aşınmamış, gerçekten som ve dopdolu şahsiyetinizde buluyorum.

Böylece gayet nazik ve hassas bir ümidin eşiğinden, size olanca ruhumu ve gayemi belirtmiş olarak, bizimle beraber belki partinizi de içine alacak büyük bir inkılâp hamlesinin tahassürünü, müstesna şahsiyetinize bağlı görüyorum.

Ümidimin tam tahakkuk veya iflâs edeceği âna kadar (ya hep, ya hiç!), adım adım, kar üzerinde ayak izlerinizi sayarak sizi takip edecek; ve bunca zengin ve müsait şahsiyet şartlarınız içinde, sizi, dâvamızın mihrakına oturtmak için elimden gelen her şeyi yapacağım! Hizmetimin, sizin şahsınıza değil, görünür ve görünmez bütün cihanları verseler tek zerresini feda etmeyeceğim mukaddes dâvaya olduğundan da aslâ şüphe etmiyorum!

Sizi, yine size râci bazı sebepler yüzünden bu zamana kadar bir türlü anlayamamış adamın, bundan böyle tam anlamak, anladıktan sonra da bir daha bırakmamak ve artık her şeyini ona bağlamak ve onu her şeye memur görmek hususundaki ileri niyetini hoş görürüz!

Hududunu çizmekte biraz müphem davrandığım ana dâva karşısında mevkiînizi ve mevkiîmizi tâyin etmek üzere müştereken zamana ve istikbâle güvenmek lûzumunu takdir edersiniz.

Müştereken inanmak zevkini alenen belirtmek ihtiyacında olduğum ALLAH, büyüktür.

20.5.1952




Hitap




Sayın Demirel!
Ben sizden, millete ve Partinize bir hayr gelebileceğine inanmıyorum! Bu inanmayışa, Partinizin Genel Başkanlığına seçildiğiniz gün vardım; Başkanlığa kuruluşunuzdan şu âna kadar da görüşümde boyuna gerçekleştiğimi, desteklendiğimi, hak ve kuvvet kazandığımı gördüm. Her şeyden önce, siz Adalet Partisini iktidara getiren Türk Milletinin ruhuna ve muradına yabancısınız! Arkasında, ciğeri hizasından soğuk bir hançer temasına rağmen sizi seçen millet, bu ulvî hareketiyle, şu belâlı 1960 yılının 27 Mayıs hareketi üzerindeki fikrini belirtmiş oluyordu. Bu fikirde, Demokrat Parti mukallidi sığıntı bir hükûmet görmek değil, dost ve düşman bütün kutupları yerli yerine oturtucu ve gangrenleşmiş meseleleri bir bıçak darbesinde tesviye edici, demirden bir el bulmak ihtiyacı vardı. Mustarip ve münkesir Türk milletinin bütün dileği, icra kuvvetleri elinde oyuncak hükûmet, hükûmet elinde oyuncak Meclis, Meclis elinde oyuncak millet olarak tepetaklak ettikleri devlet nizamının usta bir çıkıkçı marifetiyle bir anda eski tertibini bulan bir uzviyet gibi, "baş aşağıda" halden "başı yukarıda" vaziyete geçirilmesiydi. Böyle bir hamle de, için için ve sinsi sinsi çalışarak, betondan molozları zımpara kâğıdıyle törpülemeye davranarak değil, Meclisin daha ilk teşekkül günlerinde bir yıldırım harbi vererek, muazzam bir mâna taarruzuna girişerek, yerine getirilebilirdi. Bu yıldırım harbi ve mâna taarruzunun dayanağı da, Meclis kürsüsünden avaz avaz Kızılay meydanına çağırılacak Türk milleti olurdu. A.P. iktidarı işe böyle başlamalı ve ona göre yol almalıydı.
Diyebilirsiniz ki:
- Böyle bir hareketi yapabilmek için büyük çapta bir kahraman olmak lâzımdır. Bense bu vasıflara malikiyet iddiasında biri değilim.
İyi ya; bizim de iddiamız, bu vasıflardan yoksun yani bu şahsiyet olmaktan uzak biri olduğunuz ve milletin tam da bu çapta bir insana muhtaç olduğu anda onun yerine geçtiğinizdir.
Türk milletinin Adalet Partiden istediği, 27 Mayıs'ın muhasebesini yapacak, Halk Partisinin hesabını görecek, mahpus Türk iradesini kurtaracak, büyük bir ruh ve mânâ imarına girişecek ve ancak bundan sonra orta bir hükûmetçilik tekniği içinde madde tedbirlerine el atacak bir kuruluştur.
Halbuki siz yamalı bohça (koalisyon) hükûmeti içindeki tavrı biraz daha rahatlatmış, feraha kavuşturmuş olarak, herhangi İnönü idaresinden farksız, günübirlik hükûmetçilik esnaflığından fazla bir şey gösteremediniz.
Plân dâvanız, İnönü'nün 10 yıllık şakavet devrinde hatırına bile getirmeyip, alevler içinde kalmış bir evin üst katında satranç oynarcasına, çöküntü devresinde ele aldığı gülünç teşebbüsün devamından, öbür işleriniz de memur elinde günlük muamelelerin kendi başına yol alışından ibaret... Yani siz, bunca nazik bir çığırın seri malı kıymet seviyesi üstünde Başbakanı olmuş değil de en hassas şartlara rağmen her devrin ve her rejimin umum müdürü derecesinde kalmış ve Başbakanlığı işte bu dereceye bağlamış bir insansınız!
İktisadî facia ortada, Anayasa gedikleri ortada, Temelliler ortada, "İhtilâl" dedikleri hadisenin bir ceset gibi yerde yatıp herkes tarafından itildiği, kakıldığı ve cenazesine ne bir sahip ve ne bir mezarcı çıktığı ortada, dış politikada kekemelik, ortada, iç politikada dermansızlık ortada, her ân yeni bir darbe teranesi ortada, Üniversite tuhaflıkları ortada, Yargıtay garabetleri ortada, TRT ustalıkları ortada, solculuk davranışları ortada, her türlü rüşvet ve suistimalden mini eteğe kadar ahlâkî veya salgını ortada, gerçekten meharetle takdir ettiğiniz demokrasinin artık teaffün haline gelen feci manzarası ortada; bütün bunlara karşı, kollarınızı kavuşturmuş, aydede gibi tebessümlü çehrenizle, gününü gün etmeye bakan, zeki olmasa bile kurnaz bir insan sıfatiyle ortadasınız!
Başıboş demokrasi sevdasından ve bu sevda maskesi altında milletini ruhta ve maddede sömürenlerin aradığı kargaşalık iklimini korumaktan başka, ruhumuzu perçinlediğiniz hiçbir telâkki mihrakına malik değilsiniz! Gün gelir, mukaddesatçılık ve milliyetçiliği kimseye bırakmayan bir dil kullanır, sonra Ramazan günü Moskof Başbakanıyle votka tokuşturur, bu hareketi Başbakan sıfatiyle yaptığını söyleyerek Süleyman Demirel'i Başbakandan ayırır, peşinden Eyüb Camiinde namaz kılar ve bunu ne sıfatla yaptığınızı söyleyemezsiniz! Gün gelir, son Kurultayda, hiç lüzum yokken "kimsede şeriat özlemi yoktur!" buyurur, derken lâiklik anlayışında Halk Partisiyle birlik olduğunuzu ilâna kadar varır, hattâ sol'a avans vermeyedek gidersiniz!
Bu ne haldir, Süleyman Bey? Bu ne ruhî anarşi manzarası?..
En büyük suçunuz, Parti kadronuz içinde, sizde noksan olan tarafları, mukaddesatçı, milliyetçi, şahsiyetçi, keyfiyetçi vasıflarıyle telâfi edecek insanlara engel olmanız ve son hükûmet değişikliğinde bunlardan yalnız birine, göstermelik mahiyette yer verip, onu harcama taktiği içinde öbürlerine yolu tıkamanızdır.
Şimdi size tepeden inme bir haber vereyim:
Partinizin Senato ve Meclis Grupları içinde, sayıları 20 ye varan millet vekillerinden bir zümreyi, size ve zihniyetinize karşı kanun yolundan harekete geçirmek üzere, Ankara'da bunlardan bir ikisinin evinde, 3-4 toplantı tertibinde âmil olmuştum. Bu gayeyle ve umumî istekle kaleme aldığım, hepsinin birden her kelimesi üstünde ittifakına şahit olduğum, fakat imza etmeden dağılıp döküldüklerini gördüğüm tarihi anlaşma metnini hususî zabıtanız veya haber alma ajanlarınızdan evvel, bizzat ben, millet huzurunda nazarlarınıza seriyorum! Onu dikkatle okuyunuz ve muhal çapında da olsa, bizzat benimsemeye çalışınız!
Bomba tesiri doğuracak olan bu metni göz önüne sermekle, Adalet Partisinin iç yarası üzerinde en emin teşhisi ve en aziz millî hizmeti yerine getirdiğimiz kanaatini besliyoruz. Biricik muradımız, Partinizi, içinden düzelmiş görmektir. Böyle bir davranışın bütün şartlarını ve (ideolojik) plânını metinde billûrlaştırmış olduğumuza inanarak, onu, başta bizzat siz, Partinize ve millete, şaşmaz bir kıstâs halinde sunarız. Böylece, isimleri bizde tek tek mahfuz 20 küsur millet vekilinin bütün ruhlarıyle sarılıp da peşinden bütün ruhlarıyle rehavete terkettikleri ölçüleri, Partinize bağlı 200 küsur mebus ve şu kadar senatöre, kurtuluş ve doğruluşun biricik formülü olarak ithaf ve takdim ederiz.
Hoşça kalınız!




Necmettin Erbakan'a



Millî Selâmet Partisi meselesi aydın müslümanlar katında bir hâiledir. Zira mutlaka kat'î zafere götürülmesi, böyle olmadıkça hiçbir tavize yanaştırılmaması gereken bir hareketin iflâsa vardırılmış olması teşebbüsünden ibaret kalmıştır. Ve yine zira, o, hareket şekliyle, bizim iman banknotumuzun sahtesi olmuştur. Küfür bizim manevî naktimizi kıymetten düşürmek için elinden geleni yapmaya, parasını değerlendirmeye bakar; fakat taklide yeltenmez. Bizimkinde hilâl onunkinde istavroz vardır. Ama Millî Selâmet Partisi'nin amblemi, şekilde ve yaftada hilâl olduğu halde esasta ve iş ölçüsünde hilâlin hakkını vermekten çok uzaktır. Karşılıksız paralar gibi... İslâmî kıymetlerin eşya ve hâdiselere bakış zaviyesini bozucu ve Şehadet Kelimesinden başka bir şey bilmeyen, bildiğinin de ürpertisini çekmeyen gafilleri kandırıcıdır.

Gerçek iman ve itikatlılarına toz konduramam. Onları dışlarından mümin görür ve içlerinden de böyle oldukları kanaatiyle kalblerini Allah'a havale ederim. Fakat bu kalblerin aşk, vecd, hikmet, irfan ve hamle sermayesi olarak hiçbir nasibe mâlik bulunmadıklarını bir laboratuar katiyetiyle iddia edebilirim. Bu teşhis onun masum müslümanlar tabanına değil, güdücüler tavanına aittir ve bu güdücülerin âdi kır çiçekleri halinde şekillendirdiği buketin ortasında, her mesuliyeti nefsinde cemeden, mağrur ve mütehakkim br gül vardır. Prof. Dr. Gen. Başkan ve sırasına göre imkân buldukça da Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Necmeddin Erbakan...

İŞİN HİKÂYESİ

Ben bu zatı 1965'lerde Büyük Doğu'nun 12. Devresinde tanıdım. İstanbul'da, Gedikpaşa'da, Kayseri Hanındaki, etrafımızı saran ayakkabıcıların deri ve çiriş kokulu havasına bürülü, mütevazi yazıhanemize geldi ve bizimle bir iftar yemeği yedi. Profesördü, kürsüsünde müstesna bir teknik ehliyet olduğu söyleniyordu. Bir de "Gümüş motor" diye isimlendirilen, Türkiye'de ilk defa motor imâlini hedef tutucu bir teşebbüsün öncüsü olduğu fakat bu teşebbüsün akâmete uğratıldığı (akâmet sıfatını çok hafif olarak kullanıyor ve asıl sıfatı dosyamızda yazılı olan bu işin şimdilik bahsini açmak istemiyorum) rivayet olunuyordu. Hakkında, satıh üstü, toplu hüküm şuydu:
Müslüman, milliyetçi, namazında, dâvamıza bağlı bizden bir insan...

Güzel yüzlü, vakur edâlı, kelimelerini dikkatle aramak gayretinde, her karşı çıkışa mütehammil ve soğukkanlı görünüşlü, hislerini belli etmeyici ve çehresinde herhangi bir teessür ve tehassüs çizgisi taşımayan bir insan...

Kendisine Büyük Doğu yazı ailesine katılmasını teklif ettim, verdiği cevaptan muhitindeki masonların gözüne fazla çarpmak istemediği ve çekindiği intibâını aldım. Gençlerimizden, talebesi, Fakültesinden iyi derecede mezun Bahri Zengin'i (şimdi Makine - Kimya Umum Müdür Muâvini) yanına asistan olarak almasını istedim; ve yine ilk cevabına benzer bir çekingenlik mukabelesine şahit oldum. Daha ilk temasta belliydi ki, bu zat, kendi öz nefsi içinde gizlenmiş her türlü cesaret, samimiyet ve heyecan seciyesine yabancı, üzerinde dikkatle ve şüphe gözüyle durulması gereken bir kişiydi. Dâvamız yolunda şahsiyle vâdettiği fayda çapında zarar ve tehlike de belirtebilirdi.
Ara yerde Odalar Birliği mâceraları (o da ayrıca hazin bir mevzû) ve nihayet balıklama şeklinde politikaya atılış...

Konya'dan bağımsız olarak seçilmek üzere adaylığını koymuştur. Konya'nın büyük meydanlarından birinde bir toplantı tertiplemiş, benim de bu toplantıda kendisini desteklemem istenmişti, Henüz bu kapalı kutunun muhtevası sıhhatle malûmumuz bulunmadığı halde bu destekleme teklifini hiçbir parti hasisliği belirtmeyen ve Meclise Büyük Doğu'dan yana bir görüntü vâdeden zâtı desteklemek borçtu. Borcumuzu edâ ettik. Konya'ya gittik; bizi karşılayanlar arasında onu bulamadık ve binlerce Konyalı'ya, şahıslar üzerinde hiçbir taahhüt ve kefaletimiz olmaksızın, Meclise ne ruh kıvâmında adamlar sürmek gerektiği üzerinde bir hitabe verdik. Meydan alkıştan inledi; bizi tâkiben Hoca kürsüye çıktı ve saydığımız kurtarıcılık vasıflarının tam da sahibi edasiyle, raftan bir top kumaş indirilip tezgâh üzerinde açılırcasına desenlerini müşterilere arzetti. Konuşmasında ne bir aşk, ne bir his, ne bir düşünce ve derinliğine görüş... Tam bir simsar ve tezgâhtar ağzı... Toplantı sonunda ona eller uzandı. O da ellere uzandı; ve kafaların üzerinde önceden peylenmiş bir katıra binercesine, gayet rahat ve pişkin, yerleşti. Bana da aynı muameleyi göstermek isteyen elleri nefretle ittim ve adeta hakaret edercesine bana el uzatmamalarını ihtar ettim. Hoca Kisrâ'ların tahtaravanına benzeyen, kafalardan kurulu sedir üzerinde mes'ut, uçup gitti. Yanımdaki Mustafa Yazgan'a "gördün mü manzarayı?" demekten kendimi alamadım. Daha evvel Mustafa Yazgan'a Hoca'nın bazı kibirli ve kendisini tepeden görücü hallerine bakıp toplantıda bulunmak istemediğimi, hemen dönmek arzusunda olduğumu söylemiş ve şu cevabı almıştım:
- Siz dönerseniz ben de sizi tâkip ederim.
- Sen kal!
- Ben sizin bir parçanızım, nasıl kalırım!
- Madem ki, parçamsın, ben rica ediyorum, kal!
Tam o sırada tören başlamış ve gençler bizi kürsü seti üzerine çekip çıkarmışlardı. Böylece ben ve Mustafa Yazgan bir "oldu-bitti" karşısında kalmış ve konuşmaya mecbur olmuştuk.

İşte daha işin başındaki müşahede ve intibalarım!
Hoca Konya'dan mebus seçildi. Mecliste Adalet Partisi uyuşmazlıklarından bir iki kafadar buldu ve bu partinin asla rayını döşeyemediği o devrede Demokratik Parti kopuşu sırasında kendisi de partisini kurdu: Millî Nizam Partisi..

HÜLÂSA

Bir kerecik olsun, vecd halini görmediğim...
Bir kerecik olsun, içinden, yanık bir sesle "Allah" dediğine şâhit olmadığım...
Bir kerecik olsun, gözyaşı istîdadından çehresinde bir ize rastlamadığım...
Zoraki bir nezâket ve tevâzu galvanizi altında her defa en sert bir benlik kayasına çarptığım...
İnsan avlamak ve aldatmakta ve hislerini gizlemekte deha çapında beceriksizliğini kaydettiğim...
Sözüne ve randevusuna sadâkatten yana korkunç başıboşluğunu her temasımda gördüğüm...
Allah'ın bazı nasipsiz kullarına yakıştırdığı mekanik hareketlerle namaz içinde namazı kaybettirdiği ve ondan ruhuna hiçbir sızıntı geçirtmediği ve gözüne madde ötesi bir dünya göstermediği bu zat...
Bu, nefs murakabesinden mahrum...
Bu, ihlâs ikliminden mehcur...
Bu, sadece dış âlâyişlere meftun ve enâniyetinden mes'ut zat...
Bugüne değin, her davranışiyle, İslâm için hükûmet yerine, hükûmet için İslâm politikasından başka bir şey tanımamış, hiçbir öğüde kulak vermemiştir. O, bu aziz dâvanın küfre "kaka" görünecek tarafını değil de "şaka" görünecek yanını heykelleştirmiş ve işte bu yaniyle dâvaya ve nefsine başarı arama yönüne sapmıştır.
Dâvayı, harcamak, zedelemek ve bilinmez bir tarihedeki kalkınmasına sed çekmek diye buna derler. İslâmın bütün insanlığa örnek çapta yüce oluşunu "oldu!" zannettirip onu ebediyen olamamanın akametine çarptırmak, ortada mutlaka menfi bir misal bulunmasa da mutlaka müspeti göstermeden onun iddiacılığına yelteniş bakımından veballerin en büyüğüdür. Nefer, mareşal rolüne kalkışacak olursa, niyeti ne kadar halis olursa olsun ordusuna bozgun hazırlayıcı olmak günahından kurtulamaz. Kaldı ki, kahramanımız, hem niyet, hem de işlediği suçlar bakımından ayrıca mücrim...

Onu bu mikyasta ele alışımız da, adım başında rastlanabilir basit şahsiyetinin değerinden değil, kıydığı İslâm dâvasının kıymet ve ehemmiyetinden geliyor.
Bu zat hakkında hüküm hülâsası şudur ki, İslâm düşmanları dine fenalık mevzuunda fabrikaya adam ısmarlasalar bu zattan daha elverişlisini bulamazlar...
Şahsını aşan bir ideolocya emrinde sadece bir aksiyoncu ve işçi sıfatiyle çalışacağına, kendisini (ideolog) mühendis farzeden bu hayâlci kahraman, eğer İslâm fikriyatı üzerinde en küçük hak ve hissemiz varsa bu hak ve hisse kendisinde tecelli etsin diye beni ve gönüldaşlarımı uzakta tutmaya bakmıştır.

Bir gün, arkadaşları balmumu adamlara şöyle demiş:
- Necip Fazıl'ın ısrarlarından hiçbir şey anlamıyorum! İstiyor ki, dizinin dibinde toplanalım ve her işi kendisine danışalım...
Bir Alman ordu kumandanına "ihtiyacınızı bulunduğunuz mevkiin pazarından, ordu kasasındaki parayla sağlayınız!" emrini veren umumî karargâh ondan şu cevabı alıyor: "Bulunduğumuz mevkiin pazarında olmayan malı, ordu kasasında olmayan parayla nasıl sağlayabileceğimi bildiriniz!"

İşte, üreticinin hem kemiyet ve hem keyfiyetten yana olmayan mahsulünü, alıcısı olmayan bir dünyaya sevketme hayâline "ihracat seferberliği" adını takan, bu işin "olur"ları üzerinde hiçbir fikir tasası çekmeyen ve her işi buna benzeyen Hoca'nın islâmî dirayet ve ferasetten nasibi!..

TEK ÇIKAR YOL

Bu işin tek çıkar yolu, bu zatı ve etrafına halkaladığı balmumu adamlar kadrosunu bir baştan öbür başa tasfiye etmek ve bu felâket hengâmesinde nasılsa vücut bulmasına göz yumdukları Millî Selâmet Partisini "mâ vuzuha leh - liyakat noktası"na oturtmaktır.
Umumî kongrelerinde mi olur, nasıl olur, bilemeyiz, bu mes'ut günü bekliyor ve yüce İslâm anlayış ve stratejisinin ruhlara sinmeye başlayacağı gün, saflarında neferlik vazifesini üzerimize alacağımızı ilân ediyoruz. Hakkın bize bu dünyada ihsan ettiği makamı -asıl makam ötelerde- Allah diyen bir çöpçünün pâyesinden üstün olmasa bile Meclis âzalığından ve hükûmet idareciliğinden çok yüksek gören ve o türü oluşlarla arasındaki bütün köprüleri yıkmış olan biz, böylece yerimizi ve yönümüzü tespit ediyor ve taahhüdümüzü perçinliyoruz:
- Millî Selâmet Partisi'ni balmumu adamlar ve merkezlerindeki nefsaniyet heykelinden temizleyiniz, neferlerinizin ayağındaki postal olalım!




Alparslan Türkeş'e



Yüzü içinden, içi yüzünden işaret veren bir insan... Yani bir içe sahip olduğunu, bir iç taşıdığını belirten bir ifâde... Umumiyetle olduğu gibi, içinin sığlığı veya derinliği yüzünde cemadlaşmış olanlardan değil... Gizli ve hattâ acı bir iç... Kendisini fâşetmeyen, dışına doğru gayet ihtiyatlı, sâkin, telâşsız ağırbaşlı bir seciye...

Besbelli ki, bu adam, günün (standard), aynı kalıptan dökme ucuz politikacılarından uzak... Onu, 27 Mayıs gece baskınını ihtilâl kabul etmeksizin, gerçek ihtilâlci tipine yakın görebilirsiniz.

Kendisini, partisine ümit elini uzattığım son seçimlerden 9-10 yıl önce tanımış, evimde ve evinde birkaç kere görmüş, derin bir nefs muhasebesine davet etmiş; ve açık söyleyeyim, hayalimdeki lidere nispetle fazla vâdedici bulamamıştım.

Bu arada, o, ağır ve dengeli adımlarla yürümeyi bildi; hiçbir tarafa kapılanmadı, saman alevinden âni zuhurlarla imtiyaz kazanma yoluna iltifat etmedi, kendine göre bir plân ve strateji sahibi olduğu hissini verdi ve bilhassa en mühim eseri olarak, ruhun fikrî kuvvetinden ziyade adale ve hareket gücüne bağlı bir gençlik örgütleştirmeyi bildi.
Gerisi ve kendisine seçimlerde ettiğim hizmet malûm... Bunda âmil, onun çekiciliğinden ziyade dâvamızı kalpazanca yürütmeye bakanların iticiliği oldu.

Ezel ve ebed arası büyük dâva yolunda, Millî Türk Talebe Birliğinin misallendirdiği fikir ve iman mihrakına Türkeş'in hareketli gençliğini oturtmak, stratejilerin en yamanı olabilirdi. Türkeş bu sırrı anladı ve seçimlere doğru ilk karşılaşmamızda meşhur "Bildiri"sini yüzbinlerce bastırıp dağıttı.

Türkün ruh muhtevâsını kayıtsız ve şartsız İslâm olarak tespit eden ve her şeyi bu muhtevâya tabî kılan, metbûluğu islâma ve tâbiliği milliyetçiliğe bağlayan bu tarihî "Bildiri", tamamlığından zerre feda etmez ideolocyamızın Türkeş tarafından nasıl kucaklandığına ait huccet ve onun portresinde yepyeni bir renk... Bizim seçimlerdeki davranışımız ise bu ilk kucaklayışa verilmiş bir avans. Asıl ödenek ruhumuzun kasalarında ve mahfuzdur.
Bir portre içinde daha fazla tafsilât verilemeyeceğine göre, şu anda Türkeş, sadakat göstermemesini imkânsız gördüğümüz bu ilk kucak açışın ve bugüne dek kendisini yıpratmayışın, israf etmeyişin hakkiyle ümit beslemek zorunda olduğumuz tek çehre.

Türkeş'in Partisine gelince, daha ortada Erbakan yokken aramızda bazı temaslar olmuştu. Benim, Erenköyündeki evimde ve onun Ankara'daki apartmanında yemekler yendi. Bana kafalı ve kültürlü bir insan intibaını veren Dündar Taşer'in de katıldığı bu toplantılarda kendilerine bir anlaşma protokolü vermiş ve tek şartım olarak cihana İslâm projektöründen bakmak ve mihrak tefekkürü İslâmda merkezleştirmek esasını öne sürmüştüm.

Dündar Taşer'in cevabı şu olmuştu:
- Eğer biz bu protokolü imza edersek, Partimizi kapatırlar!
Diyememişti ki:
- Biz bu protokolü, meydan yerinde, Agorada, rejimin gözü önünde imzalayamayız; fakat parmaklarımızın tuttuğu kalemle atılacak imza yerine ruhumuzun parmağını basarak doğrulayabiliriz.

O gün, bugün, 10-12 yıldır, dâvamızın köprüsü altından nice sular geçti ve tam bir anlaşma ve kenedleşme imkânını bulamadığımız Türkeş ve arkadaşlarıyle aramızda hiçbir yakınlık istidadı beliremedi.

Son hâdiseler "Kimya kâğıdı" teşhisimizde dokunduğumuz gibi, artık bütün sahteliklerin ortaya dökülmesini ve hakikat ne taraftaysa gösterilmesini emrediyor artık...
Bir röportaj münasebetiyle suallerini cevaplandırdığım Ülkücü Gençliğe ve dolayısiyle MHP'ye bağlılığını bilenler, beni, kiralık vicdan esnafı gibi bu defa MHP'den yana sanıyorlarsa, yalnız kendilerini görmekle kalıyorlar ve görüşlerinin sığlığında boğuluyorlar demektir.

Ben yalnız Hak'tan ve onun yoluna yol veren Büyük Doğu'dan yanayım...
Ülkücü Gençlik veya Milliyetçi Hareket Partisi'ne karşı durumumu, bundan 10 yıl evvelki Büyük Doğu'da, "Kısakürek ve Türkeş anlaşması" başlığıyla çıkmış şu yazı, bütün tazeliğini muhafaza ederek gösterir:
- Haberiniz var mı. Kısakürek ile Türkeş anlaştılar!
- Necip Fazıl'ı kazandık! Bundan böyle onunla el eleyiz!
- Büyük Doğu'nun ilk sayısında kapak resmi Türkeş'e ait... Derginin altı sahifesi de bize tahsis ediliyor!
- Büyük Doğu'nun çıkmaya hazırlandığı günlerde habire çalıştırdıkları şifahî rotatiflerle, bazı siyasî mahfeller ve yüksek tahsil gençliği muhitinde yayılan yukarıdaki ve benzeri haberlere verilecek cevap, şu, elinizdeki Büyük Doğu'nun ifade ettiğinden başka bir şey olamaz. Böyleyken, değil Türkeş ve C.M.K.P., Roma'daki Vatikan'dan, Moskova'adaki Kremlin'e kadar bütün ideolocya merkezleriyle derhal anlaşmaya ve el ele vermeye hazır olduğumuzu bildirir ve bunun tek şartı olarak şu ana ölçünün kabulünü ileri süreriz:
"Bütün emirleriyle Allah ve Resûlü... Gerisi topyekûn bâtıl!"

İsa Peygambere, atfedilen, doğruluk derecesini bilmediğimiz, fakat söz olarak çok sevdiğimiz bir düstur, bizi tam mânasıyle ifade eder:
"- Bizden olmayanlar bize zıttır; bizimle cem etmeyenler dağıtır!"
Bugün ise benim için MHP ve Ülkücü Gençlik, ümidimi kökünden baltalamış olanlara karşılık, Bozkurdu söğüt ağacına döndüreceği günün hasreti içinde, uzaklarda çakan bir "Ümid Burnu" feneri... Büyük Doğu gemisi Kâbe yolunda, Süveyş Kanalını ellerinde tutanlara mukabil, Ümid Burnu'ndan dolaşmaya katlanacak kadar fedakârlık gösterir de oradan da yol bulamazsa artık paraşütçü birliklerle tepeden inmeyi düşünmekten gayri bir hesap sahibi olamayacaktır.

İster arkamızda milyonlar olsun, ister tek başımıza kalalım, yolumuz budur!
Aynen mürşidimizin diliyle:
"- O ki Allah'tan mahrumdur, neye maliktir; ve o ki, Allah'a maliktir, neden mahrumdur?.."

MEĞER NEYMİŞ?

Neticede ne oldu? Muradımız meğer neymiş?
Benim MHP'li bir gazetede, içimde uzun zamandır bir su seviyesi gibi yükselen iradî bir davranışla, bellibaşlı bir plân çerçevesi içinde, fakat belki biraz gecikecek olduğu halde sırf bazı anlayışsız ve nasipsizlerin itişi yüzünden kaleme aldığım yazılar meğer ne gibi bir hedef kolluyormuş?

Bu gaye, 3 Mayıs günü Alpaslan Türkeş'in bütün ajanslara ve gazetelere verdiği el ilânı şeklinde bastırıp Anadolu'nun her tarafına dağıttırdığı (Türk Milletine Beyanname) isimli bildiri ortaya çıkıncaya kadar sezilemedi. Sadece anlaşılamamakla da kalmadı; bütün maskaralık ve sahtekârlıklara karşı şahlanma zemini arayan iki büyük gençlik grubundan ruh pınarı Millî Türk Talebe Birliği topluluğu ile adale şelâlesi ülkücü Gençlik arasında kurmaya çalıştığım köprü hikmetini de anlayan olmadı. Aksine, bu hareketimi, yavrusunu boğan kedi misaline kadar tersinden yorumlayanlar görüldü.

İslâm stratejisini patikalarda ve çıkmaz sokaklarda hebâ eden Millî Selâmet Partisi'ne karşı tavrım da, özlediğim parti veya için için yetişme muhitlerini körleştirmekten başka bir rol oynamaması bakımından en büyük takdirle karşılanacağına, iç ve gizli maktâları göremeyenlerce üzüntülere ve şahsım hakkında şüphelere yol açtı.

İster gençlik safları, ister parti blokları arasında gûya mânamızdan izler taşıyıp da o izler adına bize nâdanlık gösterenlere topyekûn cevabımız, eski Yunan'ın (Attik) devresinde (lirik) şiirin babası (Pindaros)un, hem de (Perikles) çığırının pırlanta cemiyeti hakkında söylediği bir sözdür:
- "Meğerse ben, bütün bir ömür, katırlara saman yedirmek dururken yemliklerine çiçek doldurmuşum! Vâh emeklerime!"

Bu hal o kadar gücüme gitti ki, onun dâvamızı nasıl iflâsa götürdüğünü göstermek için, kalbime, Türkiye çapında bir haykırış koparmak arzusu düştü. Haykırışımı bir basın toplantısı halinde bütün ajanslara ve gazetelere vermeye kadar düşündüm.

İşte:
"Son zamanlarda MHP'den yana bir gazetede vâki neşriyatım, hâdiseleri, topraktaki süprüntülük ağaç döküntülerinden ele alıp dallara uzanamayan ve köke inemeyen bazı cüceler âleminde, şahsıma ve fikirlerime karşı dil uzatma vesilesi olmuştur.
Vaziyetimi, böylelerine karşı değil de, mâneviyatçı ve mukaddesatçı, sâf ve som Türk Gençliğine ve umumî efkârına belirtmekte isabet görüyorum:
1 - Kurulduğu ândan başlayarak hakkında daima şüpheci bir ihtiyat muhafaza ettiğim, türlü koalisyon ve muvazaalarla hükûmete girdiği günden beri de hiçbir tutum ve davranışını benimsemediğim, kendi öz gazetesinde bile en acı tenkitlere hedef tuttuğum, nihayet 4 yıldır belki 40 mahrem toplantıda gerekli yüksek stratejiye çağırdığım, fakat hiçbir defa hiçbir semere alamadığım ve "Büyük Doğu idealinin düşük çocuğu" diye vasıflandırdığım Millî Selâmet Partisi'ni, güdücüsü bakımından, bugün, devam ettirdiği hal ve tavır üzerine, manevî kursağında ekmeği yatan bir baba hakkiyle, aziz dâvamızın harcayıcısı ve batırıcısı olarak ilân ederim! Ne yazık ki, bugünedek küfrün halis müslümanlar hakkında kullandığı "istismar" kelimesi, şimdi aynı müslümanlar tarafından bu güdücü ve tâbileri hakkında kullanılsa yeredir. Taban münezzeh, fakat zirve müttehim...
2 - Yazılarımda motor ve adale kuvveti olarak gösterdiğim Ülkücüler çevresiyle, beyin ve kalb merkezi diye nitelediğim M.T.T.B. muhitini, herbirinin eksiğini öbüründe tamamlaması, halis milliyetçiliği kabukta değil, ruhî muhtevada bulması ve mutlaka elele kucak kucağa gelmesi gereken iki ana topluluk şeklinde gösterir ve yazılarımdaki temel plânın bu gâyeden ibaret olduğunu belirtirim.
3 - Mebusluğu, Senatörüğü, Bakanlığı, şu veya bu makamı Hakk'ın bana bahşettiği bugünkü manevî makam yanında ancak küçülme diye ele aldığımın bilinmesini diler ve böylece tam bir hasbîlik kürsüsünden haykırırım ki, İslâmı başına taç diye giyecek ve o tacın altındaki gövdeyi sadece taca hizetçi bilecek ve 150 yıllık sahte inkılâplar boyunca bu dâvanın en ince ve üstün stratejisini sürdürecek partiye talibim; onun mevcutlar içinden ve dışından olup olamayacağını dikkatle takip durumundayım ve karanlık ufuklarımızda beklediğimiz müjdeden bazı çakıntılar görmekte ve pek yakında bir güneş bombasının infilâkını beklemekteyim.

Bana çatanlara gelince, bunlar, bazı başlıklarına yeni moda kelle resimleri yerine kara sinek markası konulması gereken (amip) kalemler... (Amip)lere kurşun sıkılmaz.
Hakk'ın bu ve öbür dünyada mîzanına inanmış müminlerin rahatlığı içindeyim."

Fakat sonradan vazgeçtim. Belki İlâhî bir tecelli ile kendi kendilerini ıslah yoluna girerler diye, işi Allah düşmanlarınca istismar edilmesi mümkün çapta ayyûka çıkarmayı doğru bulmadım ve bir (oto kritik) mahiyetinde bizden bir iki neşir organiyle "Rapor 3"e tahsis etmeyi uygun buldum.

Ve işte "bildiri"de beklediğimi kaydettiğim güneş bombası patladı.
Alparaslan Türkeş, 13 Mayıs günü "Türk Milletine Beyanname" başlığı altında kaleme alıp bütün ajanslar ve gazetelere gönderdiği ve milyonlarca nüsha bastırıp her tarafa yağdırdığı tarihî bildiri ile, takip ettiğim stratejiyi taclandırmış ve kendisini hilkatindeki altun mâdenin 24 âyarlık keyfiyeti içinde göstermiş oldu.

TÜRK MİLLETİNE BEYANNAME

"MHP'nin lideri Alparslan Türkeş, 1977 seçimi eşiğinde nefsinin ve partisinin hesabını şöylece vermek mevkiindedir:
1 - Alparaslan Türkeş, yatalak bir idareye karşı, fikirsiz bir hareket saydığı 1960 ihtilâline, başta, sırf bir fikir yönü vermek ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin ihtilâli sömürmesine mâni olmak için katılmış fakat bu gidiş önlenemeyince uzak kalmış, Türk Milleti ve tarihinin ihtilâl kadrosuna biçtiği suçluluk dairesinin dışında kalmayı ve ibrasına nail olmayı şart bilmiştir.
2 - Alparslan Türkeş ve Parti'sinin dünya görüşü, ruhî muhtevaya bağlı milliyetçilik olarak metbûluğu (bağlı olunan) ruha ve tabiiliği milliyete veren bir anlayış içinde tek kelimeyle İslâm imanıdır.
3 - Alparaslan Türkeş ve Partisi, milliyetçiliği, içi kevserle dolu bir kâse şeklinde görür, ana kıymeti kâsede değil, kevserde bulur ve o kevserin nûrunu ışıldattığı nispette kâseye değer verir.
4 - Alparslan Türkeş ve Partisi, bugün en keskin bunalımını yaşayan insanlığa yol gösterici istikamet oklarını, Kâinatın Efendisi'nce getirilmiş ruh ve ahlâk ölçüleri olarak ilân eder ve tasarılarını, hasretlerini, her şeyini bu inanç mihrakında toplar.
5 - Dostluk ve düşmanlık kutuplarımızı tâyinde kıstaslarımız şudur ki: Ferd, zümre, sınıf ve makam olarak her kim ve her ne olursa olsun, Hakk'ın düşmanları düşmanımız, Hakk'ın dostları dostumuzdur.

Türk Milletinin maruz bulunduğu derin bunalımın tarihî gelişmesi bakımından yöneticilerin Türk Milletinin dert ve ızdıraplarının sebeplerini teşhis edemediklerini, tedbir ve çarelerde revizyona tabi tutamadıklarını ve taklitçi kaldıklarını görüyoruz.
Türk'ün ruh köküne inmeyen ve bağlanmayan her tedbirin temelsiz kalacağı inancındayız.

1977 seçimlerinin eşiğinde, başta milliyetçi, mukaddesatçı Türk gençliği bulunmak üzere, Alparslan Türkeş ve Partisinin hüviyeti bu satırların ifade ettiği derin mânalardan ibarettir."

ALPARSLAN TÜRKEŞ
MHP GENEL BAŞKANI

Onu da benim beyannamem takip etti:

BEYANNAME

M.H.P. Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in "Türk Milletine Beyannamesi"ni okudum.
Pılı-pırtı odalarının raflarında dizili, kapağı arkasına devrik ve içi boş, hattâ süprüntü dolu teneke konserve kutuları halindeki partiler arasında, bugünden itibaren MHP, nazarımda bambaşka bir mâna ve hüviyet sahibidir. Onu, müslümanlık ve Türklüğün gerçek hakkını vermeye namzet bir topluluk olarak anıyor ve canımın içinden selâmlıyorum.
Bu beyanname, tâ Cava'daki mü'minle Amerika'daki zenci müslümana kadar bütün İslâm âlemini ihtizaza getirecek ve oluş dâvasını temellendirecek kıymette tarihî bir hâdisedir. İdeal yumağımızın her lifini içinde saklayan bir tohum... İslâm âleminin Türkiye'den beklediği zuhur ve tecellinin tohumu...

Türkeş beyannamesinde dört ana esası, bir binanın dört direği halinde vazetmektedir:
1 - 1960 gece baskınının sorumluları arasında değildir.
2 - Posa ve kabuk milliyetçiliğinden uzak ve ruhî muhtevâya tâbi mânada milliyetçidir.
3 - Başını dayadığı tek ruhî muhtevâ, yine tek kelimeyle ve bütün ölçüleriyle İSLÂM'dır.
4 - Son 150 yıllık taklit devremizin bütün sahtekârlıklarını tezgâhlayacak ve gerçek oluşu billûrlaştıracak bir tarih (revizyon)una taliptir.

Ne Mebus, ne Senatör, ne Bakan, ne şu, ne bu !.. Allah'ın bana biçtiği manevî makam ve memuriyeti bunlardan hiçbiri tercüme edemez. Bu bakımdan en canhıraş ihlâs ve hasbîlik kürsüsünden haykırıyorum: 40 yıllık mücadele ve yepyeni bir gençlik inşası hayatımda, bugün, bu beyannameden, bu beyannamenin sahibine ve partisine taktığı şeref ve mesuliyet bâzubendinden sonra, artık, emin olmaya yakın bir ümid nefesi alabilirim.
150 yıldır hergün biraz daha artıcı bir hasretle kurtarıcısını bekleyen Türk Milletine "beklediğin geliyor!" müjdesini vermenin ilk ümid günü bu tarihî ândır.

"Emin olmaya yakın ümid" ışığının çaktığını gördüğüme ve bu ışığı nice defa hayâl edip de karanlıklara düştüğüme göre, bundan böyle yeni inkisarlara tahammülü kalmıyan yanık yüreğimi, dâva yolunda en küçük istikamet hatasına razı olmaz bir hassasiyetle bu beyannamenin halkaladığı sıcak avuçlara bırakıyor ve 40 yıllık emeğimin semeresini bu çevrenin aksiyoncu ruhundan bekliyor ve istiyorum!

İçi alev alev müslüman, dışı pırıl pırıl Türk ve içi dışına hâkim, dışı içine köle, yeni Türk neslinin maya çanağı olmak ehliyeti hangi topluluktaysa ben oradayım.
Allah'ın inayeti ve Resûlünün ruhaniyeti bu yoldakilerin üzerinde olsun!..

Necip FAZIL

İhtimal âleminde, nefsini böyle bir beyannamenin bağı ile sımsıkı sarıp da sonra onu çözebilmenin özür ve çaresini tedarik etmek diye bir şey mevcut olmadığına, beyannamenin her harfinden ihlâs ve samimiyet aktığına, esasen Türkeş her haliyle böyle bir şüpheden münezzeh ve herhangi bir menfaat hesabından müstağni bulunduğuna göre...
Bütün bu gayretler,
Meğer neymiş?
Neye imiş?
Niçin imiş?
El-cevab:
Sadece Allah ile Resûlünün, en ince, en nâzik ve en halis mânada yolunu açmak içinmiş!




Celal Bayar'a



Demokrat Partinin, doğumuna tekaddüm edici ilk safhası, ana rahmindeki ilk kımıldanış ve sancıları çerçeveleyen 1945 yılıdır.
Bu safhada Celâl Bayar tam mânasıyle İnönü menkûbu (atılmışı) olarak, Kızılay taraflarında, basit bir apartmanda oturmaktadır.
Kendisini bu devrede ilk ziyaretim, henüz ortada parti lafının bile olmadığı bir kaç mevsim öncesine rastlar.
Celâl Bayar'ın evine doğru yürürken kendimi, kendi safhalarımı düşünüyorum:
1930 dan 1938'e, onun İş Bankası Umumi Müdürü bulunduğu zamandan İktisat Vekilliği ve sonra Başvekilliğine kadar bu bankada kalmış ve müfettişlik gibi ileri bir dereceye ermiş bulunuyorum.
1936'da İktisat Vekili Celâl Bayar'a başvurarak edebî bir mecmua çıkarmak istediğimi söylüyor ve alâkasını istiyorum.

Bir gün, Çankaya taraflarındaki köşkünde Celâl Bayar, sağında İş Bankası Umumi Müdürü Muammer Eriş, solunda Sümerbank Umumi Müdürü Nurullah Sümer, karşısında da ben, genel direktörlere emir veriyor:
- Necip Fazıl Bey edebî bir mecmua çıkaracak... Her biriniz, bankanızın ilânı olarak kendisine 800'er lira ödersiniz. Her halde 1600 (bugünün parasiyle 50 bin) lira kâfi gelir.
Böylece, 3000 baskı üzerinden tek nüshasının 100 liraya mal olduğu devirde (bugün 3 bin lira), san'at plânında ilk dâva hamlem olan "Ağaç" mecmuasını, İş Bankasındaki memuriyetime halel gelmeden, Celâl Bayar sayesinde çıkarıyorum.
Fakat mecmua satmıyor, İspanya'daki hayali şatolarımız kâğıt fenerler gibi yanıyor ve ben mecmuayı kapayıp bankadan (aktif) bir hizmet istiyorum. Beni evvelâ müfettiş muavini, sonra da müfettiş yapıyorlar...

İş Bankası müfettiş odalarından birinde, mükellef koltuğumda otururken âni bir dürtüşle ayağa kalkmış ve kendi kendime sormuştum:
- Dolap beygiri gibi her gün aynı değersiz işi yapmaktan ve her ay başı cebine birkaç kuruş indirmekten ibaret sefil bir gayeye hizmet etmeğe ne gün paydos diyeceksin? Şiir ve san'atta da, başına bir fildişi kule çekmiş, kozasında ölümünü bekleyen bir böcekten farksızsın! "Ağaç" mecmuası denemesindeyse hatalısın! Sâf san'at yoluyla varabileceğin hiçbir büyük menzil düşünülemez. Cemiyet meydanına, (Agora)ya, sosyal inşa dâvasıyle çık ve kendi şiir ikliminin, rüyasını gördüğü hayatı nakışlandırmaya davran!
Ve kendimi fikir ve mücadele hayatına adamak üzere, hepsi 12 senelik bankacılık mesleğini bir tekmede atmış, İş Bankasından istifayı basmıştım.
Derken hocalık, önce Ankara Devlet Konservatuarının yüksek kısımlarında ve sonra İstanbul'da Güzel San'atlar Akademisi Yüksek Mimarî bölümünde Garp Edebiyatı hocalığı; sırasiyle "Haber" ve "Son Telgraf" gazetelerinde fıkra muharrirliği ve 1943'de Büyük Doğu..
Bankadan henüz istifa ettiğim sıralarda bir gün, Başvekil Celâl Bayar'ın Çankaya'daki köşkündeyim. Kendisine İnönü hakkındaki fikirlerimi anlatıyor ve istifaya dâvet edileceği günlerin yakın olduğunu söylüyorum. Her zamanki vekâr ve sükûnet dolu haliyle beni dinliyor.
Tam o anda Çankaya'dan bir haber:
- Köşke buyursunlar!
Celâl Bayar benim beklememi tenbih edip gidiyor ve en kısa zamanda dönüyor:
- Hakkın varmış Necip Fazıl, istifaya dâvet edildim ve ettim!
Birkaç gün sonra, fotoğrafçı vitrinlerinden Bayar'ın resimleri kaldırılır ve yerlerine Refik Saydam'ınkiler konulurken, meşhur "Fotoğrafçı Vitrinleri" yazımı kaleme alıyorum:
- Vicdanını fotoğrafçı vitrinlerine benzetme! Giden, inandığın adamsa gitti diye ona inancını kaybetme; gelen de inanmadığın ise geldi diye inanayım deme!
Ve Celâl Bayarın himayesiyle çıktığı bilinen "Ağaç" mecmuasından başlayarak o günden beri Necip Fazıl, İnönü'nün gözünde, "Bayar'ın adamı" olarak mimlidir. Büyük Doğu'lardan, bilhassa onların ikinci devresinden sonraysa can düşmanı...

Böylece safha safha kendi muhasebemi yaparak Celâl Bayar'ın evine doğru mesafe alıyorum.
Kafamda müthiş bir istifham:
- Celâl Bayar'la Mareşalı kaynaştırmak ve İnönü devrinde tam bir ruh ve madde çöküntüsünün arefesine girmiş olan vatan dâvasında "Zat-ı Ceberût"a karşı birleştirmek acaba mümkün müdür? İkisinin de ayrı mizaçlarda, ayrı dünyalarda ve birbirine (antipatik) olduğunu bildiğim bu insanlara karşı bir de bizim bir dâvamız var ki, asla muvazaa ve pazarlık kabul etmez ve bu şahıslardan hiçbirinde, hattâ ikisinin de toplamında ve terkibinde kendi ifadesini bulamaz, ümidini yaşatamaz. Fakat bizim için biricik siyaset, Şimal Kutbundan Hicaz'a doğru, gittikçe yumuşayıcı iklimler boyunca yol açmak ve her ân biraz daha hafifini gerçekleştirmeye çalışmak olduğuna göre, bu insanları basamak diye kullanabilir ve arada kendilerine dünya görüşümüzü aşılamak için her denemeye girişebiliriz.
Dikkat edilirse bu fikirler bende henüz ruhunun dip noktalarına kadar iskandilini yapmak fırsatını bulamadığım Celâl Bayar'ın menkûpluğu zamanında ve 1943 sularındadır. Henüz ortada Demokrat Parti lâfı yoktur.
Mareşalin hiçbir aksiyona gelmez, derviş mizacı ve ondan bir şey beklememek gerçeği ise ortada...
Ama ona asla benzemeyen ve aksiyoncu ruhu malûm bulunan Celâl Bayar apayrı bir mevzu.. Onun ruhunu çepçevre tanıyacağım mevsim Demokrat Partiden sonra geleceği için o sıralarda kendisine ümit bağlamakta ve onun ruh toprağında maden arama teşebbüsünü yürütmekte mazurum.
Bu hisler ve fikirlerle dolu, Celâl Bayar'ın kapısını çaldım.
Celâl Bayar beni her zamanki nezaketiyle kabul etti, küçük çalışma odasında... Masasında, etrafa yayılmış bir sürü kâğıt...
- Bir eser hazırlamaya başladım, dedi; Atatürk'e ve Milli Mücadeleye dair...
O gün kendisiyle saatlerce konuştuk. Bahsimizin mihveri İnönü ve onun rejimi... Pulların ve paraların üzerine İnönü portresi oturtulmuş ve yerini aldığı zatın olanca haşmeti ona devredilmeye başlanmıştı. Bir de, kiminki evvel, kiminki sonra, hangisi hangisinin sayesinde geldiği meçhul iki isim: Ebedî Şef, Millî Şef...
Sadece dış politika bakımından, bedahet ifade edecek kadar basit ve tabiî bir selim akıl davranışı yanında, topyekûn madde ve ruh plâniyle, düşman istilâsından beter bir çöküşe götürülen vatan... Başta İspanya, harbe girmeyen memleketler en üstün refah seviyesine ulaşırken, biz dışarıya buğday ve zıraî, sınaî ham madde satacağımız yerde aç ve herşeyden yoksunuz... Para basmadan idare edilen Milli Kurtuluş hareketine mukabil, tamamiyle verim gücünden uzaklaştırılmış birkaç yüzbin askeri silâh altında tutmak bahanesi yüzü suyu hürmetine boyuna (emisyon-para basma)... Üstelik, paraları basan da biz değiliz; ve üzerlerinde İnönü'nün resmini taşıyan banknotlar, kazaya uğrayıp kırılan sandıklardan bazı ecnebi limanların rıhtımlarına dökülür ve etrafa saçılır... Şu (sembolik) manzaradaki işe hâkimiyetsizlik ve sefalet ifadesine dikkat ediniz!
Toprakla köylünün arası o devirde açılmaya başlar. İrtikâp, irtişa, karaborsa, gecekondu, kefen bezine değin ihtikâr, kâbuslara sığmaz ahlâk sukutu, emir altında adalet, ahbap kayırıcılığı ve mahdut ellerde servet terakümü mekanizması, kuluçka makinesini o devirde kurar ve ilk civcivlerini o devirde çıkarır.
Celâl Bayar'a, Büyük Doğu idealinin (antitez)i ve taarruz hedefleri olarak bütün bunları gösteriyor, (tez) ve müdafaa cephesi olarak da, tam, sâf ve halis anlayış plânında İslâmiyeti öne sürüyorum.
Diyorum ki:
- İnkılâbın yeni bir ruh ve ahlâk getirmediği, üstelik milli ruh kökünü çürütme, iman ve ahlâkı yıkma yoluna girdiği, artık bedahet aydınlığına kavuşmuş bir gerçektir. Allah'ın size lûtfettiği bu menkûpluk ânınızda şahsınıza düşen vazife, hattâ bugüne kadar gelen istikametinizi değiştirip, sizin de (antitez)iniz olduğu muhakkak bulunan bu felâkete karşı yepyeni ve ruhçu bir görüş temeline dayanarak ortaya çıkmak ve arkanıza, Büyük Doğu idealinin maya tutturma yolunda olduğu büyük bir gençlik kolunu takmaktır. Biz böyle bir ideal peşindeyiz ve aksiyonumuzu kendisine bağlayacağımız bir devlet recülü aramaktayız.
Bu sözlerim birçok bakımdan Celâl Bayar'a müthiş görünmüş olacak ki, hem mânalarımızı benimseme, hem de onların (risk)ine katlanma bakımından ruhunda tâkat bulamadı ve daimî sükûnet ve ihtiyat tavriyle şu sözleri söyledi:
- Ben artık siyasî hayatımı bitirmiş bulunuyorum!
Celâl Bayar o tarihte 60 yaşına henüz girmiş bulunuyor ve bugün 87 yaşında bile kabul etmeyeceği (pasif)liği Demokrat Parti kuruluşunun hem de arefesinde gösteriyordu.
Bu aralık yanımıza gelen rahmetli zevceleri Reşide Hanımefendi, İnönü tarafından Celâl Bayar'a beslenen kinin, apartmanlarına kışlık kömür verdirmeyecek kadar "ulvî" bir derece belirttiğini söylerken kapı çalındı, içeriye eski ittihatçılardan muharrir Kâzım Nâmi Duru girdi. Bahsimize o da katıldı; ve İnönü'nün selefine karşı aldığı, hiçbir dünya görüşü ve iman esasına dayanmaksızın sırf hırs ve nefsaniyete bağlı tavırlarını anlatırken hüngür hüngür ağlamaya başladı:
- Mezarı bile yok! Ona bir avuç toprağı bile çok görüyor!
İş Bankası devresi ve öbür hengâmelerde kendisiyle böyle bir nefs muhasebesine girişmek fırsatını bulamadığım Celâl Bayar'ı ruhunun dip noktalariyle o gün görmeye başlıyor ve üzüntüyle kaydediyordum ki aramızda ve bağlı olduğumuz kutuplar arasında doldurulmaz boşluklar vardır.
- Vah vah, diyorum kendi kendime; şu dış ifadesi bu derece mükemmel insan, bizi anlasa ve dâvamıza bağlansaydı ne güzel olurdu!

Demokrat Parti hakkında kırıcı neşriyatımızın henüz başlamadığı devrede, Celâl Bayar'ı kendi ideolojimize çekme ümidinden henüz içimizde bir kırıntı olsun muhafaza ederken, onu, evvelce bahsettiğim apartmanında ikinci kere ziyaret etmiş ve yemeğe alıkonulmuştum. Bu ziyaret Celâl Bayar hakkında "hiçbir ümide yer yok!" kararını vermeme kâfi gelmişti. İlk ziyaretimde siyasî hayatının artık sona erdiğini söyleyecek ve kendisini Millî Mücadeleye ait esere tahsis ettiğini bildirecek şekilde (pasif) bir dünyaya çekilmiş görünen Bayar, şimdi (aktif) bir âleme ayak basmış ve pasifliğiyle aktifliği arasında fark belirtmeyen pişkin edâsı içinde, dâvasını, "Atatürk'ün ilkelerine sadakat ve onun da gayesi olan millet hâkimiyetine dönme ve bu işin iklim şartı olan hürriyet ve demokrasiyi gerçekleştirme" şeklinde formülleştirmiş bulunuyordu. Halk Partisini de işte bu "ilke" ve "ülkü"den inhiraf etmiş olmakla suçluyordu. Halbuki, bizim Halk Partisine düşmanlığımız bu noktadan gelmiyor, belki aynı "ilke" ve "ülkü"lerin İnönü elinde ifadesini bulan son şeklinden doğuyor ve parça üzerinde değil, bütün üzerinde tecelli ediyordu. Biz, Cumhuriyet İnkılâbının bir ideolocya getirmediği, madde kurtarıcılığı içinde ruh batırıcılığına gittiği, Türkün ruh kökünü zedeleme yoluna girdiği kanaatini besliyor ve Bayar'ın bizimle aynı kanaati ne nispette paylaşabileceğini anlamaya gelmiş bulunuyorduk. İmkânsız!.. Bu defa daha yakın ve tesirli bir mevziden ateşlediğimiz fikir silâhları, zırhlara bürülü bir insanı arı iğnelerinin müteessir edebileceği kadar bile ona dokunamamış ve bütün bir yeni gençlik kadrosunu kendisine bağlama ümidimiz artık iflâs etmişti. Kendisine şöyle demiştim: - Beyefendi; bu zamana kadar büyük lûtuf ve iltifatlarınıza şahit olmuş, tavır ve hareketlerinizdeki asalete takdir hissi duymuş bir insanım. Fakat ikimizin de siyasî bir aksiyona atıldığımız ve iç çehrelerimizle birbirimize görünmek borcunu yüklendiğimiz saat bu saat... Bu saatin hükmü, 15 senedir ruhunu tam heceleyemediğim Celâl Bayar'ı Demokrat Parti teşebbüsünden sonra seçebildiğim ve bu seçiş neticesinde dünya görüşlerimizi barışmaz şekilde birbirine zıt bulduğumdur. Bundan böyle, şahsınıza ve bazı şahsî vasıflarınıza hürmetim mahfuz kalarak size zıt bir istikâmet tutacak olursam beni mazur görünüz! Celâl Bayar, soylu bir müsamaha edâsıyla gülümsemiş ve: - Serbestsiniz! Cevabını vermişti.



Turgut Özal'a

 

MANZARA

Bugünkü manzara en büyük ümit ile en derin imkansızlığı kavuşturacak kadar çetindir. Yani asla parti kurmaktan vazgeçmenin şartları ile, vatan kurtarıcılığı mahiyetinde ince ve dahiyane bir stratejiye sahip bir parti kurma mecburiyeti bir araya gelmiş gibidir. Bu bakımdan askerî idarenin Partilere müsaadesi bayram yerinde eğlencelik satan çığırtkanların hep birden ileriye atılması şeklinde mahrem manalara zıt bir rezalet ifade etmiştir. Cumhurbaşkanının bu manzarayı "yerden mantar biter gibi" tabiri, esasta kendi kendisini suçlandırdığı halde nasıl bir parti beklendiğini göstermesi noktasından yerindedir.

Tanzimat inkılabından beri Yeniçerilik hortlamakta devam etmiş ve aslında Avrupalı bir ithal malı olan ve dehasına malik bulunulmayan parti "Genç Osmanlılar"dan başlayarak "İttihat ve Terakki", "Hürriyet ve İtilaf", "Halk Partisi" ve etraflarındaki sürfe teşekküllerle beraber "Demokrat Parti", "Adalet Partisi" ve yine etrafındakilerle beraber içten doğma, aslî ve orijinal bir köke ulaşamamış bir fesat ve tereddi ocağı rolünü oynamakta devam etmiştir. Bunun iç ve dış müessirlerini saymaya değmez. Fakat Batı Adamı'nın bizi içimizden devirmek ve çürütmek gayesi bütün bu partileşme cakasıyla yüzde yüz gerçekleşmiş ve nihayet bugünkü manzara doğmuştur. Bugünkü manzarada ana müessir, Demokrat Parti'nin işi inkılap çapında ele alamaması yüzünden Yeniçerilik ruhunun (sivil) insana karşı, ismine "Gece Baskını" dediğimiz bedavacı hareketiyle kendisini belirtir. Bu hareketin bütün oluş sebebi ise eski bir teşbihimizle "Yoğurttan bir hükümete mukavvadan hançer saplamak" marifetinden başka birşey olmamıştır. Hiçbir dünya görüşüne sahip olmıyan ve ne getirip ne götürdüğünü bilmeyen darbeci kadro dâvayı ezbere bir demokrasi düzenine bağlayıp bir kenara çekilmiş; ve işte ondan sonradır ki, bilhassa 1968 - 1980 arası müthiş bir hâile kopmuştur. Artık operet ihtilalleri halinde kapılar generallere açık tutulduğuna göre de 1980 teşebbüsü, hatta geç kalmış olarak meydana gelmiştir..

Bu meydana gelişte, 1960'a göre fark şu kadarcıktır: 1960 kadrosunun hatalarını görmek ve ona göre hiçbir yanlışa düşmeksizin halk iradesinin en abes şekilde sahipliğine yeltenmek…
Böylece isminin başında Cumhurbaşkanlığı ile Genel Kurmay Başkanlığını her cümle başında tekrar ettiren, kumpanyasına da aynı rolü oynatan misli ve menendi görülmemiş bir Devlet hezeyanı doğmuş oluyor.


YOL

Manzaranın ifade ettiği bu şartlar karşısında sırf dış politika alemine göstermelik diye çıkarılan Partiler reçetesinden hiçbir şey ümit etmemek lazımdır. Dış âlem gayet tabii olarak bu reçeteyi yutmayacak ve Türkiye'ye beslediği nefret hissini olup-bitenlere inanmış gibi görünerek devam ettirecektir. Askerî idare ise, "Ben parti-marti diye birşey takmam! Memleketi kuvvet kumandanları idare edecektir!" diyebilecek kadar cesaret ve samimiyet göstermeksizin saçma sapan olsa da rolünü sürdürmekten geri kalmayacaktır.
Bu yüzdendir ki, vatanı kurtarma dâvasında her fedakarlığa hazır ve bir kök telakkiye malik bir Partiye düşen borç, kimya tabiriyle "renksiz, kokusuz, tadsız" bir dış yüz peçesi altında, her tarafa güler yüz göstererek gayesini kalbinde muhafaza etmek, fincancı katırlarını ürkütmemek ve fırsat doğduğu, günü geldiği zaman nihaî atılışa girmektir.
Şurası muhakkaktır ki, bugünkü idare, tanzimattan beri gelen sahte inkılaplara zıt köklü ve dünya ötesi bir telakkiye sahip bir Parti'ye asla tahammül edemez ve o partiyi labaratuarda muayene etmeksizin imha eder. İhya etmek için ne kadar ilim lazımsa imha için de o kadar cehalet kafidir.

İşte bütün bunları bilmek yeniden doğacak partinin strateji ve tabiyesini tayin etmekte biricik kıstas mevkiindedir.


İSİM

İsim bahsinde fazla bir koku vermeden (Nötr) olmak ve ideolojik mânada bir dâva sahibi olunmadığını göstermek şarttır. Buna rağmen dâvadan yana bazı izler de bulundurmak yerinde olur.
12 isim takdim ediyorum:
Millî Güdüm
Toplum
Hizmet
Aydıntürk
Hak
Millî Kök
Hürriyet
Millî Düzen
Liberal
Millî Dâva
Doğruluş
Anadolu

Bu kelimelerin sonuna "Parti" ve "Partisi" eklerinin ilavesi gerekir. Seçmekte serbestsiniz.


TEŞKİLAT

34 İlde teşkilatlı olmak mecburiyeti karşısında fazla bölümlere ayrılarak her noktada zayıf kalmaktansa bu 34 şubeyi teşkilden sonra aralarından 10-15 kadarını seçip kat'i netice cephesi olarak faydalanmaya bakmak gerekir. Bugün için, sadece 4-5 aylık bir devre içinde partiye büyük bir başarı ümidi ile bakılamaz. Elverir ki, meclise kuvvetlice bir grupla girilebilinsin ve asıl ondan sonra büyük faaliyet başlasın…
Bu 4-5 aylık faaliyet içinde broşür, reklam, propaganda, slogan gibi halka nüfuz vasıtalarına pek büyük ehemmiyet atfetmek lazımdır. Bunların hususi ve emin kalemlere tevdii ve bir merkezden idaresi… Ayrı bir plan işi…

Meclise belli başlı bir kadro ile girdikten sonra orduda ve bilhassa ordunun gençlik kademesinde yetiştirici ve geliştirici bir rol sahibi olmak başta gelir. Ordunun gençlik kademesinde yetiştirici ve geliştirici bir rol sahibi olmak başta gelir. Bu gençlik kademesini ifade eden rütbeler Yüzbaşı -Albay arasıdır. Ayrıca ve en başta mukaddesatçı ve Anadolucu yüksek tahsil gençliğini hedef tutmalı…
Bütün meclis ve hükümet faaliyetlerine karşı sırasında kaypak ve çevik, sırasında atak ve gözü kara olma zamanlarını son derece ayarlı bir gözle yürütmek icap eder. Bunlar (statik) olmaktan ziyade (dinamik) meseleler teşkil ettiği için kararlar daima muayyen zaman ve mekanlarda ittihaz edilmelidir.

Hemen her parti başına bir General eskisi çıkardığına göre tavsiye edebileceğimiz emekliler arasında mazi ve şahsiyet sahibi tek insan Faik Türün Paşa'dır ve kendisi yüzde yüz tesir ve güdümümüz altındadır. Fakat bu zata doğrudan doğruya parti genel başkanlığı ve güdümcülüğü verilemez.


DIŞ POLİTİKA

Mukaddes gayeye erişmek için "El-harbü Hüd'atün" - Harp hiledir" kaidesince her yola başvurmak mübah ve hatta emir olduğuna göre, dış politikada partiyi desteklendirmek için Amerikan nufuzunu kullanmak ve bu mağrur, aynı zamanda ahmak filin ağırlığından faydalanmak gerekir. Arap ve İslâm âlemiyle temasta Amerikalıları ve Sovyetleri gocundurmayacak bir edaya bürünmek başlıca hedeftir.


MALİ KAYNAK

Partinin kendi içinde bir havas zümresi dokumaya bakmalı ve kanunla yasaklanan yardımlara mukabil bir takım yan teşekküllerle bol para tedarikine girişmeye dikkat edilmelidir. Malum kodaman gazetelerde ümit yoktur. Gazete ve dergi gibi mevkutelerin kabil olup olmıyacağını zaman ve mekan tayin edecektir. Bizim, çırıl çıplak isim ve hüviyetimizle peşinizde olduğumuzu göstermemeğe bilhassa dikkat olunmalı ve en mahrem temaslar neticesinde, meydan, tavsiye ettiklerimize bırakılmalıdır.

NETİCE

Netice olarak vecize şeklinde bir hükümle, Parti, başlangıçta bir solucan gibi kendisini araziye uydurarak ilerde tank halinde açacağı yolları her an düşünmek ve en "dinamik" çapta günü gününe tedbir sahibi olmak borcu altındadır. Muvaffakiyet Allahdan...



Sümerbank Savunmasından (1946)

 

"Latinlerin (Ekuitas), Fransızların (Ekite), Türklerin de Hakkâniyet dediği ulvî ölçüden, şimdi bize tayini gereken cezayı isteyeceğiz. Bu zamana kadar üzerinde gezindiğimiz girift ve muğdil mânalar, Hakimin işte bu hakkaniyet ölçüsüne göre üstünde oturduğu büyük ve şâmil selahiyet, her sahayı toplayıcı geniş takdir ve idrâk makamının icabına göre ayarlanmıştır. Medeni kanunun 4'üncü maddesi, hakime "hakkaniyetle hükmedeceksin" onu birbirine mücavir sebepler ve manalarla ihtilata sevketmiş, bütün bunlardan süzülecek müstakil bir vicdan temsil etmiye memur kılmış, böylece hakime bütün sadet ve mevzuları içine alan büyük ve ana mevzu, münhasır ve mücerret idrak ve takdir sadedi hakkını vermiştir.
Şimdi biz bu haktan ne istemeliyiz?... Eğer kanunlara göre, ceza hakiminin rolü, sadece suçun olup olmadığını tesbitten ibaret olmasaydı da, emme - basma tulumbalar gibi , hakim, hem suçun mevcut olup olmadığına, hem de suçsuzun hangi mükafata ehil olduğunu hükmetmek mevkiinde bulunsaydı, isteyeceğimiz beraatimiz değil, Sümerbank'ın "berayı ıslah" elimize tevdii olurdu.

Pek Muhterem Hakim;
Dünya fikir ve hukuk aleminin en büyük müdafaalarından biri, büyük mütefekkir Sokrat'ın (Apoloji) sinden şu birkaç satırı okumama izin istiyorum:

"Ben ne gibi bir cezaya mı müstahakım? Ömrüm boyunca dilimi tutmadığım için?.. Paraya, mala, hatipliğe ve memlekette durmadan ortaya çıkan türlü türlü rütbelere, entrikalara ve fırkalara bağlanmadığım için?.. Bu gibi faaliyetler altında yaşamayı kendime yakıştırmadığım, kendimi böyle bir hayat sürmeyecek kadar şerefli saydığım için... Kendimi böyle şeylere verecek olursam ne kendime, ne de size bir faydam olur diye onların hepsinden uzak kaldığım için?.. Bütün bunlar için ben ne gibi bir cezaya mı müstahakım?.."

Ve yine Sokrat cezasını tayin eder:
- "Bana (Pityon) da, Millet Sarayında ziyafet çekiniz!"
Muhterem Hakim son cümlemi arzediyorum:

BEN, TÜRK VATANDAŞI VE MUHARRİRİ NECİP FAZIL, EN FEVKALADE MİKYASTA DOLDURDUĞUNUZU SEZDİĞİM TÜRK KAZA MEVKİİNİN BİR MÜMESSİLİNDEN BERAATİMİ İSTEMEYE UTANIRIM. HAKKIN BU KADAR GÜR SESLİSİNİ VE AÇIĞINI İSTEMEK SANKİ HAKİMDEN ŞÜPHE ETMEK GİBİ BİR HİS VERİR BANA...

TAKDİRİNİZİ BEKLİYORUM... "




Türklüğe Hakaret Davasından (1947)

 

"Yüksek muhakemenize karşı kuru usul ve basit (prosedür) yoluyla söylenecek son söz, bu âna kadar riyazî bir ispata kavuşturmuş bulunduğumuz emniyetiyle, şudur:
- İzahını biraz evvel yaptığımız gibi, en uzak olduğumuz hedef padişahçılık, kâmil zıddiyle aksini yaptığımız iş de Türk milletini tahkirdir. Teşhir ve tahkir bakımından fertlerle, fertlerin şahıs cepheleriyle de hiçbir alışverişimiz yoktur.
Fakat işi, "hâkimin takdiri" denilen fevkalâde geniş ve şamil hakkaniyet duygusuna tevdi edince, kaydetmek zorunu duyduğumuz birkaç nokta kalıyor:

(Büyük Doğu), gerçek, saf ve aslî mânasiyle müslüman; başımıza ne gelmişse İslâmiyeti anlıyamamak, onu en yeni ve en ileri zaman ve mekânlara tatbik edememek yüzünden geldiği hükmüne bağlı; üç asırlık gerileme ve bir asırlık garplılaşma tarihimizin baştanbaşa cehil, taassup, anlayışsızlık, derken sahtelik, taklid, şahsiyetsizlik panayırlariyle doldurulduğuna kâni; hele Meşrutiyetten beri gelen inkılâplardan hiçbirinin eski hastalığa deva getirmediğine, eski yarayı büsbütün azdırdığına emin; millî kurtuluş hareketinin ise Türkü mekân ve madde pilânında kurtardıktan sonra zaman ve ruh plânında tam akamete düşürmüş bir seyir takib ettiğini muterif; bütün çareyi öz kökümüzle Garbın müsbet bilgiler lâboratuvarı arasında kurulacak asliyet ve şahsiyet temellerine dayalı bir köprüde bulan; ve yalnız bir dâvanın tecridini, teşhisini, tahlilini, terkibini, müdafaasını, taarruzunu, ilmini, polemiğini, mürakabesini, mücahedesini yapan, millî, millî üstü millî bir mefkûrenin ismidir. İşte bütün kabahat ve günahımız, yahut biricik fazilet ve sevabımız bundan ibarettir. Bizden yalnız bunun için nefret ederler; ve yalnız bunun içindir ki, gözlerine birtakım vesile mikroskopları takıp, hangi kabahatli uzvumuzu kesmekle kalbimizin durabileceğini ararlar. Çünkü onlarca baş suçlu kalbimizdir; kanun ise bu uzva hiçbir suç biçmemektedir. Topu topu iki yılı dolduran intişar hayatımızda üç kere kapatıldık. Yedi kere mahkemeye verildik. Politikanın doğrudan doğruya hüküm giydirdiği her defa yandık; kanunun mizan teşkil ettiği her defa da beraat ettik.

Muhterem Adalet Mümessilleri!..
Eğer kanun bir tansiyon âleti gibi, yalnız gördüğünü kaydeden, hatır ve gönül dinlemeyen, bir çöpçü ile bir hükûmet reisini bir tutan ulvî terazi ise, bu terazinin üzerinde sıfır noktasını geçecek hiçbir sıkletimiz yoktur. Yok, eğer kanun, ille bu terazinin ibresi bir sıklet kaydetsin diye sırtımıza zorla giydirilmek istenen kurşun yüklü gömleklere müsamaha edici bir politika telkiniyetine müstait bir nesneyse, sıkletimiz bir sene değil, tam altı sene ağır hapis istihkakını göstermektedir. Kanunun ne demek olduğunu ise mahkemeniz gösterecektir.
Alman devlet reisinin tehdidine "Berlin'de hâkimler vardır!" diye karşılık veren köylünün meşhur cevabını elbette biliyorsunuz. Eğer bu mahzun memlekette ve bu hazin şartlar içinde, hak ve hakikat adına çırpı nan, yırtınan, kıvranan birkaç mücadeleci kalem varsa, onların da tek tesellisi, kanunî mevzuların sıhhat ve adaletle tartılacağı bakımından "Türkiye'de hâkimler vardır!" kanaatıdır. Yoksa bütün teşkilatiyle üzerimize yürüyen zînüfuz ve zîşevket politika saikine karşı, hâmi ve müdafî, sığınak ve kucak diye kimi ve neyi bulacaktık? O zaman belki her fikir adamına, ya kasidecilikten, yahut tanzifat ameleliğinden başka bir iş düşmeyecekti. Yalnız sizin mevcudiyetinizdir ki, muhterem hâkimler, bize, üçbuçuk fikir ve dâva adamına, hak ve hakikatı belirtmek cesaretini vermekte ve arkamızı dayıyacak aziz bir siper teşkil etmektedir.

Muhterem hâkimler!
Ben bu ağzımla katiyyen beraetimi istiyemem! Bir masumun bir mahkemeden isteyebileceği ve benim istediğim tek nimet bu olsa da, ben bu vaziyette "beraetimi istiyorum!" demekten hayâ ederim! Ben sizden, Türkiye'de hâkimler bulunduğunu göstermenizi istiyorum!
Bir Türk fikir adamı, sizden, Türk kanunlarının bütün hakikatiyle tecellisini istiyor. Bir fikir adamı ki, (Hristantos veledi Prodromos) ismini taşımadığı için Türklüğe hakareti muhaldir... Bir fikir adamı ki, Sarayı Hümayuna mensup kilercibaşı bilmem ne paşanın oğlu da değildir ve hasbîlikten başka hiçbir vasfı yoktur... Bir fikir adamı ki, yalnız "Allah ve ahlâk" dediği için hapishaneye atılmıştır. Bir fikir adamı ki, ancak iki taksi otomobilini doldurabilen ve kendisine yüksek tahsil genci süsünü veren birkaç taharri memuruna karşılık, hakikatte bütün Türk gençliğiyle Türk halkının ketum ruhundaki sessiz alkışlar içindedir... Bir fikir adamı ki, İstanbul'u ziyarete gelen ve ne kendisini tanıyan, ne de kendisinin tanıdığı bir Prensesten para istediğini ima edecek kadar esfel ve ahmak; ve o Prensesi kapı kapı dolaştırıp "bu menfur yalana imkân olduğunu bilseydik İstanbul'a gelmezdik!" dedirtecek kadar denî ve şaşkın bir propagandayla çevrilmek istenmiştir... Böyle bir fikir adamı, Türk kanunlarındaki hakkını beklemekte; yalnız şu kadar söyleyebilmektedir:

- GERİLERDE, DERİNLERDE, ENGİNLERDE TEK BİR ÜMİT KIVILCIMINA YER KALABİLMESİ İÇİN, TÜRKİYE'DE HAKİMLER BULUNDUĞUNU GÖSTERİNİZ!"




Rejimi Kötüleme Davasından (1947)



"İSLAMİ NİZAMI PROPOGANDA ETTİĞİMİZİ SÖYLÜYORLAR! ŞÜPHE Mİ VAR? BİZ YALNIZ BU İŞİ YAPMIYOR. BU İŞİ YAPMAK İÇİN YAŞIYORUZ. FAKAT PROPOGANDA KELİMESİNE İŞTİRAK EDEMEYİZ. BU HASİS VE SEFİL KELİME, İSLAMIN ULVİYET VE ÜSTÜNLÜĞÜNÜ TESBİT ETMEK GİBİ BİR FİİLE ALEM OLAMAZ. İSLAMIN ULVİYET VE ÜSTÜNLÜĞÜNÜ HAYKIRMAK VE ANLATMAK KANUNCA BİR SUÇ MUDUR? "İSLAM ULVİDİR" DEMEK, BAŞKA HER ŞEY SEFİLDİR VE YIKILMALIDIR" DEMEK MİDİR"

Yazılı iddianamesine (Bedeviyyet) kelimesini koymayıp bunu huzurunuzda söyliyen ve yüzlerce müslümanı bu odada can evinden yaralıyan savcıya, ellinci kuşak büyük babasıyla ellinci kuşak torunu davacı olacağı zaman kurtulabilmesi için, çare olarak şimdi ayağa kalkıp nadim olduğunu söylemesini ve istiğfar etmesini hatırlatmak müslümanlık vazifemdir."




Malatya Müdafasından (1952)

YÜKSEK BİR MAHKEME HUZURUNDA, FİKİR VE DELİLİN BOŞ BIRAKTIĞI YERİ KÜFÜR VE HAKARET KELİMELERİYLE DOLDURMAYA ÇALIŞAN, BÖYLECE YÜKSEK MAHKEMENİN DE İFFET VE HAYSİYETİNİ HİÇE SAYAN AMME MÜDAFİİNE TEKLİF EDİYORUM:

BÜTÜN HAYATI ÇİLE, GÖZYAŞI, ISTIRAP VE YOKSULLUK İÇİNDE GEÇEN VE HER TÜRLÜ KOMPLO, İFTİRA, TAHKİR, TEHDİT, TAZYİK VASITASI ALTINDA BİLE KANUNİ DAVASINDAN ZERRE FEDA ETMEYEN BU ADAMIN SURATINA İYİBAKSIN!... EĞER GÜNLÜK POLİTİKAYA KÜÇÜK BİR İNTİSAP GÖSTERSEYDİ ŞİMDİ SAVCIYI (DİKTAFON) ALETİ OLARAK KULLANMAK MEVKİİNDE BULUNMASI LAZIM GELEN BU ADAMIN SURATINA İYİBAKSIN!... 8 AYDIR KORKUNÇ ZİNDAN KÖŞELERİNDE KÜL OLUP SÖNECEĞİ ANI BEKLEYEN VE "YARABBİ, CANIMI AL, FAKAT BENİ DÜŞMAN SAFLARINA KARŞI REZİL ETME!" DİYE YALVARAN BU ADAMIN SURATINA İYİBAKSIN!... BAKALIM, NEFRET VE ISTIRAPTAN GÖZ GÖZ OLMUŞ BU SURATTA BİR HOKKABAZ VE SİMSAR ÇEHRESİ GÖRECEK MİDİR? HOKKABAZLAR, SİMSARLAR, GERÇEK TAASSUP VE CEHALET HAMİLERİ VE MÜDAFİLERİ, FAZLA TARİF GAYRETİNE GİRİŞMESİNLER! ARİFE TARİF NE HACET... NAMELERİNE VE YÜZLERİNE TEK BİR GÖZ ATMAK YETER!..."

Yazılarımdan, evet, bir çoğu tahrif edilerek üstü ve altı gizlenerek, bir kısmı bana ait olmadığı halde benim gibi gösterilerek verilen parçalar, netice itibariyle Malatya hadisesine taalluk bakımından, yukarıdaki marazi mantıktan daha ciddi bir şey ifade etmez. Üstelik takip edilmiş ve hükme bağlanmış neşriyat olarak, tekrar ele alınması ve kendisiyle alakasız bir planda yeniden canlandırılmak istenmesi noktasından, hukuki gafların ve muhal isteklerinin en garibini belirtir. Yok, eğer, dirayetli savcımızın muradı, bu yazılarla, benim sadece şiddetli müslüman, milliyetçi, şahsiyetçi ve maymunvari taklit hareketlerine zıd bir tip olduğumu ispat etmekse, zahmetlerine yazık...Onu bana sorsunlar, itiraf edeyim, ve kanun dairesinde yalnız bu ölçülerin müdafaasından başka, şimdiye kadar gaye gütmediğimi bildireyim. Fakat lütfen kendileri de şunu itiraf etsinler:

-ZATEN BİZ SENİ, AHMET EMİN'İÖLDÜRMEK VEYA ÖLDÜRTMEKTEN DEĞİL, MAALESEF KANUN DAİRESİNDE MÜDAFAA ETTİĞİN DÜNYA GÖRÜŞÜNDEN ONA BAĞLI OLARAK ÇATTIĞIN HEDEFLERDEN DOLAYI TAKİP EDİYORUZ! MALATYA HADİSESİ, TARAFIMIZDAN TERTİPLENSEYDİANCAK BU DERECEDE VERİMLİOLMASI KABİL, ENFES BİR BAHANEDİR! SEN, LEYDİMAKBET'İN DEDİĞİGİBİ, ER HALİNLE, TİPİNLE, ÜSLUBUNLA, BOŞLUKTA MEKAN İŞGAL ETME HASSANLA, HATTA MİDE VE TENEFFÜS CİHAZINLA, UYKULARIMIZI KAÇIRDIĞIN İÇİN MAHKUMSUN!....

Ve işte bu yüzden elimize geçen bahaneyi, kalp akçe de olsa, kanuna, hakimlere ve adalete kadar sürmeğe, sağlam bir çek gibi göstermeğe kabulü için her şeyi yapmağa mecburuz! Matbuat, göze görünür bir cisim olan bizimle, millet ise göze görünür bir cisim olmayan Allah iledir. Yani ortada, göze görünür bir cisimden başka bir şey yoktur. Vaziyeti anla ve hükmümüze baş kes!

BUNU SÖYLESİNLER, HATTA PEK KAPALI SÖYLESİNLER:"YALVARIRIM, YALVARIRIM, KANUNA, ADALETE, HAKİMLERE, SELİM AKLA, VİCDANA KIYMASINLAR: BEN DE BU SAMİMİYET KARŞISINDA, YALNIZ BU KADARCIK SUÇUM İÇİN İDAM KARARI RİCA EDEYİM!...

İslamiyetin ve kalbin ana direği olan ihlas, bu bayların gönlünden uçup gitmekle, vicdanlarla dudaklar ve kalemler arasındaki mesafe, yıldızların başını döndürecek kadar uzamış, namütenahiye ulaşmıştır. İthamcılarımızın karakteri budur, fakat bu karakteri mahkeme ilamiyle tahkim ve takdis ettirme teşebbüsü, hıyanet ve cinayetin bu derecesi, tarih boyunca yalnız bir iki vak'aya münhasırdır. Böyle bir tarihi role namzet bulunan savcımızı, garp fikriyatının babası Socrates'e zehir içirten Anitüs ve Meletüs'le, hürriyet kahramanı Danton'u katlettiren (Fupqier Tinville) ler arasında, şimdiden alkışlarım."

Malatya Davasından Notlar:

Necip Fazıl ayağa kalkarak, iddia makamında sırf kendisine karşı çıkarılan 4 savcıyı göstererek demiştir ki:

-Amme avukatı olarak tek fikir etrafında tek kişinin temsil etmesi gereken iddia makamında bu 4 kişi de nedir? Ben hiç bir operada 4 tenor görmedim!

Necip Fazıl:
-Usule ait gayet mühim bir nokta arz edeceğim. Başlangıçta garip görünse de dinlenmesini istirham ederim. Hapishanelerde sanıklar ve hükümlüler "müddet-i umumi" tabirini "müddeyum" diye telaffuz ederler ve kendileriyle düşüp kalkan, cezalarını infaz ettiren, idam ipini çektiren "müddeiyum" olduğu için onu adaletin başlıca temsilcisi sayarlar. Mahkeme hey'etine de adeta onun bir nevi zabıt katipleri gözüyle bakarlar. Halbuki memleketimizde bazı hukukçuların bile tam manasiyle kestiremediği bir hüviyet olarak savcı, taraflardan biridir ve Batı dünyasında olduğu gibi mahkeme huzurunda yeri sanıkların yanı başıdır. Bu makamda da sanıkların her türlü hücum ve taarruzuna açık hedeftir. Bu bakımdan yüksek adalet temsilcilerinin huzurunda tıpkı sanıklar gibi davalı, davacı ve amme müdafiliğinden ibaret üç unsurdan biri olarak parmağını kaldırıp izinle konuşması ve mahkemenin cereyan şekli üzerinde asla müessir rol oynamaması icap eder. Halbuki hakimlerle aynı sırada ve seviyede oturan bizim "müdeyum"lar, sanıkları susturmakta hakimlerin kulağına eğilip laflar fısıldamakta mübaşire emirler vermekte, adeta duruşmayı idare rolüne bürünmektedir. Yağma yok efendim; bundan böyle yanımıza gelip mevki almasalar da, oturdukları yerden hüviyet ve salahiyetlerini bilerek hareket etmeleri ve her tezahürlerini yüksek heyetinizden müsaade alarak meydana getirmeleri lazımdır. Ve iyice kavramaları gerektir ki eğer hakimlerle aynı sırada oturuyorlarsa, bu, bir hukuk anlayışsızlığının marangoz hatası şeklinde tecelli etmiş ifadesidir.

Necip Fazıl:
-Benim, müteşebbis sanıkları doğrudan doğruya azmettirdiğime dair elde hiç bir delil bulunmadığına, her şey yazılarımdan alınan ilhamla yapılmış farz edildiğinde ve bütün mes'ele böyle bir faraziyenin ceza hukuku bakımından suç teşkil edip etmeyeceği üzerinde olduğuna göre, bu davayı kökünden hall ve fasl edici bir misali takdim etmeliyim: Dünya edebiyatında kıskançlığın şaheseri (Otelle) dur. (Şekspir) in meşhur (Otelle)su. İmdi; hastalık derecesinde kıskanç bir koca, sırf bu hissi yüzünden karısını öldürse de cebinden (Otello) çıksa şu, kürsünün üzerine eğilmiş beni hayretle dinleyen kaytan bıyıklı savcı, (Şekspir)in iskeletine pranga vurulması için Londra Savcılığına müzekkere mi yazacaktır? Daha evvel de söylediğim gibi, her insanda, mücerrede ve umumi telkinlere karşı bir (fren) ve hareketini sırf nefsine bağlayıcı şahsi bir istiklal ve mesule duygusu olmak lazım gelmez mi?

Şahsen azmettirici olmadığı için yazılarının basın suçları çerçevesine girmesi icabetçiğini ve onların da zaman aşımına uğradığını iddia edip tahliyesini isteyen Necip Fazıl hakkinde ilk karar "zaman aşımı görülmediğinden tahliye isteğinin reddine" şeklinde olmuş, müteakip celsedense Necip Fazıl zaman aşımını isnat edince "her ne kadar zaman aşımını isnat edince "her ne kadar zaman aşımı görülmüşse de bu husustaki karar ana hükümle verileceğinden reddine" kaydiye, çok garip bir vaziyet doğmuştur.

Bunun üzerine Necip Fazıl celse kapandığı ve söz hakkı kalmadığı halde, reise hitap etmiştir:

- Efendim; zaman aşımının tespiti ve başka bir noktadan ittihat altında bulunmadığımın tasdiki, vaziyetimi, hukukta "mevad-ı ibtidaye" denilen çerçeveye sokar. Yani Ali aranıyor da Veli olduğum halde Ali yerine de, "Öylesin amma, bu hususta verilecek karar ana hükümle verileceğinden tahliye talebinin reddine" mukabelesinde bulunuluyor. Öyleyse, Ankara'da ne kadar hırsızlık, cinayet, ırza tecavüz vakıası varsa hepsinin birden fâili olarak beni tutsunlar ve benim, aranan adam olmadığım hakkındaki iddiama, "Karar ana hükümle verileceğinden tutukluluk halinin devamına" kararını versinler!...

Necip Fazıl'ın bu hitabına, reisin verdiği fevkalade mânâlı bir cevap vardır:
-Hakkınız var, Necip Fazıl!
Reis Dazıroğlu, zamanenin politikasını ve adalet üzerindeki tazyiklerini istihza yoliyle teşhir eden bir insandı.
Nitekim, Necip Fazılcı reis odasına çağırtmış, yanından jandarmaları uzaklaştırmış ve ona şöyle demiştir:

-Tavan üzerime yıkılacak gibi oluyor. Cübbemi paralayacağım geliyor. Fakat sizi tahliye edemiyorum! Anlayınız!..




Vahidüddin Müdafasından (1981)



Muhterem mahkemede derdest-i rü'yet bulunan yukarıda dosya numarasını zikrettiğim işbu davada, suçun mevzuunu teşkil eden ve müvekkilim Necip Fazıl Kısakürek tarafından kaleme alınan Vahidüddin Kitabı hakkında Atatürkçülük müesselerinden Atatürk'e bağlı bilirkişilerin müştereken "Hakaret yoktur!" hükmünü verdiği bu mevzuda kendimizi daha fazla savunmaya ihtiyaç görmüyor ve adil kararınızı saygı ile bilvekale arz ve istirham ediyoruz
.

Sanık Necip Fazıl Kısakürek
Vekili




Müddetnâme (Hapis Günleri)



Mehmed'im sevinin başlar yüksekte;
Ölsek de sevinin, eve dönsek de.
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte...

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.

21.12.1943 - 22.12.1943 (1 GÜN)
Bir Günlük Hapis: Askerken (16.1.1943 - 16.4.1943 / Erzurum) siyasî bir yazı kaleme aldığı için disiplin cezası mahiyetinde verilen 1 günlük hafif hapsin infazı... (1)

9.6.1947 - 5.8.1947 (1 AY 27 GÜN)
"Türklüğe Hakaret Davası"nın Tutukluluk Devri: Necip Fazıl, Büyük Doğu Mecmuası'nın 30 Mayıs 1947 tarihli 65'inci sayısında, Rıza Tevfik'e ait "Sultan Abdülhamîd'in Ruhaniyetinden İstimdat" başlıklı bir manzume yayınlamıştır. Herhangi bir özel isme yer verilmediği halde şiirin mecmuada neşri bazı zümreler tarafından Atatürk'e hakaret kabul edilmiş ve iktidar partisi tarafından Büyük Doğu aleyhine İstanbul ve diğer bazı vilayetlerde nümayişler tertiplenmeye çalışılmıştır.(2)
O tarihte ilgili bir kanun maddesi bulunmadığı için de, "Padişahlık Propagandası Yapmak - Türklüğe ve Türk Milletine Hakaret"ten, mecmuanın sahibi görünen zevcesi F. Neslihan hanım ile beraber Necip Fazıl hakkında takibata başlanmıştır.
Savcılık Basın Bürosu Şefi Hicabi Dinç, takibata başlayabilmek için kanunen Adalet Bakanlığı'ndan izin verilmesi gereken bir suç mevzuunda, Necip Fazıl'ı kanunsuz olarak 9 Haziran Pazartesi günü tevkif ettirmiştir.
(3)
29 Temmuz'da 1. Ağır Ceza Mahkemesinde gerçekleştirilen ilk celsede duruşmanın gizli yapılmasına karar verilmiş, iddia ve sanığın ilk itirazları ve müdafaası dinlenmiş ve dava ileri bir tarihe ertelenmiştir. 5.8.1947 Salı günkü, Savcılık makamınca hakkında tevkif müzekkeresi kesildiği halde bulunamayan F.Neslihan hanımın da iştirak ettiği 2. celse sonunda ise Mahkeme Reisi Nefi Demirlioğlu'nun okuduğu kararla,(4) Temyiz yolu açık olarak, Necip Fazıl ve eşi beraat etmiş, kapatılan Büyük Doğu Mecmuası'nın neşri serbest bırakılmıştır.

21.4.1950 - 15.7.1950 (3 AY 25 GÜN)
Türklüğe Hakaret Davasının Mahkûmiyet Devri: Büyük Doğu Mecmuası'nın 27.1.1950 tarihli 16'ncı sayısında yayınlanmış "Altıparmak" isimli yazıda, Hükümetin manevî şahsiyetini tahkir ve tezyif ettiği gerekçesiyle 19.4.1950 tarihinde, hakkında Tevkif Müzekkeresi (5) kesilen Necip Fazıl, iki gün sonra tutuklanmış ve hapse atılmıştır. 26.4.1950'de, Salim Başol'un reis bulunduğu ikinci ağır ceza mahkemesindeki ilk celsede beraat eden Necip Fazıl, serbest bırakılmayı beklerken, aynı gün bir mahkemeden diğer bir mahkemeye aktarılarak, (6) Türklüğe Hakaret Davası'nda vaktiyle verilmiş Beraat kararının Temyize nihaî olarak bozdurulması ve mahkemenin uyma kararı üzerine, hamile ve hasta zevcesi F.Neslihan hanımla birlikte, tekrar hapishaneye gönderilmiştir.

14.5.1950 Genel Seçimlerini büyük ekseriyetle kazanan Demokrat Parti'nin çıkardığı Af Kanunu ile 15.7.1950'de hapishaneden ilk tahliye edilen kişi Necip Fazıl'dır. (7)

31.3.1951 - 18.4.1951 (19 GÜN)
1951 Mahkûmiyeti: Basına "Kumarhane Baskını" olarak akseden bir hâdise sebebiyle 23 Mart 1951 Cuma günü 18 saat süreyle karakolda gözaltında tutulan (8) Necip Fazıl, tertiplenen komplonun ardından hazırladığı 30 Mart 1951 tarihli meşhur 54'üncü sayının daha bayilere verilmeden matbaadan toplatılmasını müteakip, çıkmamış mecmuanın, imzasız bir yazısının, içinde hiç bir suç olmayan ifadesinden ve üstelik tevkifli muhakeme usûlü kaldırılmış olmasına rağmen tevkif edilmiş ve 19 gün tutuklu kalmıştır

12.12.1952 - 30.9.1953 (9 AY 12 GÜN)
1951 Mahkûmiyetinin İnfazı: 54'üncü sayıda yayınlanan bir yazı sebebiyle 9 ay 12 günlük kesinleşmiş mahkumiyeti bulunan Necip Fazıl, Savcılık selahiyetiyle infazı 4 ay tehir ettirmiş, bu dört ay bitince de Haydarpaşa Numûne Hastahanesi Sıhhî Heyetinden 3 aylık bir tecil raporu almıştır. (9)
Tam da bu raporun müddetinin bittiği bir dönemde Ahmet Emin Yalman'ın 22 Kasım 1952 Cumartesi günü vurulmasiyle "Malatya Hâdisesi" patlak vermiştir. Hâdise kısa zamanda Büyük Doğu Cemiyeti Reisi Necip Fazıl'ı da içine alacak şekilde büyütülmüştür.
İkinci defa Haydarpaşa Numûne hastahanesine müracaat eden Necip Fazıl bir önceki raporun aynını almış; fakat bu defa rapora "sinir vaziyeti üzerinde ihtisas taalluku dolayısiyle Bakırköy Akıl Hastahanesinin hüküm vermesi" şeklinde bir kayıt ilave olunduğu için, arzusu hilafına sözkonusu hastahaneye başvurmak zorunda kalmıştır.
Bakırköy Akıl Hastahanesi, Haydarpaşa'nın şeker hastalığı teşhisini aynen kabul ettiği halde, "infaza mâni bir durum" olmadığı hükmünü vermiştir. Bunun üzerine Necip Fazıl Adalet Bakanlığı'na müracaatla, dahili hastalığından başka hiçbir rahatsızlığı bulunmadığını ve eğer bu hastalık infaza mâni ise Adlî Tıp kurumunun hakkında ona göre, değilse yine ona göre karar vermesini talep etmiştir.
Adlî Tıp Kurumu'nun, "zeka ve aklî melekeleri tamamen yerinde ve tabii.. Musap olduğu şeker hastalığı ise infaza mani değil" şeklinde rapor vermesi neticesinde, (10)
Necip Fazıl kesinleşmiş mahkumiyetin infazı için, 12 Aralık 1952 Cuma günü Üsküdar Toptaşı hapishanesine girmiştir.
- 23 Ocak 1953'de Malatya Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, Necip Fazıl hakkında, T.C.K.nun 163 ve 65'inci maddeleri delaletile C.M.U.K.nun 104/2,3,108 ve 125'inci maddeleri gereğince Tevkif Müzekkeresi kesilir. Hapse girdikten tam 47 gün sonra 28.1.1953 Çarşamba günü, saat 10.10 treniyle mahfuzlu olarak Toptaşı'ndan Malatya'ya sevk olunmuştur.
(11)
- Necip Fazıl, tam 38 gece, 36 gün geçirdiği Malatya Hapishanesi'nden 8.3.1953 tarihinde, Malatya Davası ile ilgili muhakemeler Ankara'ya nakledildiği için Ankara Genel Ceza ve Tevkif Evi'ne gönderilmiştir. (12)

30.9.1953 - 2. 12.1953 (64 GÜN)
Malatya Davası Sebebiyle Mevkufiyetin Devamı: 30 Eylül 1953'te bitmesi gereken 1951 mahkûmiyeti, Necip Fazıl'ın Malatya davasındaki masumiyetinin henüz anlaşılamamış(!) olması sebebiyle, tevkif şeklinde devam etmiş; neticede politikadan emir alan mahkeme, yine aynı yerden aldığı emirle, Malatya suikastıyla hiçbir alakası olmadığı daha başından belli olan Necip Fazıl'ı, 2.12.1953 tarihinde tahliye talebini uygun bularak salıvermiştir.

24.6.1957 - 25.2.1958 (8 AY 4 GÜN)
Köprülü Fuat'a Hakaret Ve...
Mükerrem Sarol'u müdafaa yolunda Fuat Köprülü'ye karşı yazdığı zehir zemberek yazılardan hakkında verilen mahkûmi-yet kararının Temyizce tasdik edilmesiyle kesinleşen 1 sene 2 aylık cezasına, iki ayrı hükümden 6 aylık müeccel ceza da eklenmiş ve Necip Fazıl, 1 sene 8 ay kalmak üzere 24.6.1957'de Toptaşı Hapishanesine ikinci defa girmiştir. (13) Kısa bir müddet sonra Haydarpaşa Numûne Hastahanesine nakledilen Necip Fazıl, karar tashihi yoluyla son kurtuluş teşebbüsünün de boşa çıktığı ve tekrar gönderileceği Toptaşı cehennemini düşündüğü bir anda, ziyaretine gelen Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'nin yakınlarından İlyas Ketenci'nin keramet çapındaki şu sözlerine muhatap olmuştur:
-İki güne kadar çıkarsın inşallah... Bundan sonra kendine dikkat et!
Ayniyle, keramet çapında bir tecelliyle, Temyiz son itirazı kabul ve karar tashihi yoliyle, Necip Fazıl'ın 8 ay 4 gün kaldığı hapisten kurtuluşunu temin etmiştir. (14)

26.3.1959 - 29.3.1959 (3 GÜN)
Bolu Dağında Tevkif: 10'uncu Devre Büyük Doğu'larını çıkardığı 1959 senesinde, Necip Fazıl, düşmanlarına yaptığı hücûmların semeresi olarak 100 yıla varan hapis tehtidi altındadır. İşte bu hengâme-de, İstanbul Toplu Basın Mahkemesi'nden hakkında bir mahkûmiyet kararı verilmiş, o Ankara'dayken gıyabında verilen hükümle birlikte, usul ve teamüle aykırı olarak bir de tevkif kararı çıkmıştır.(25.3.195-Çarşamba) Bu kararı kanun ve usul bakımından polis vasıtasiyle evine tebliğ etmeleri gerekirken, İstanbul dışında olduğunu haber aldıkları Necip Fazıl hakkında yakalama emri verilmiştir. Durumu haber alan Necip Fazıl, hemen o gün hususi bir otomobille İstanbul'a doğru yola çıkmış, gece yarısı Bolu'da yolları kesen polis tarafından yakalanarak önce Bolu, oradan da İstanbul Emniyet Müdürlüğüne getirilmiştir. Perşembe sabahı Sulh Ceza Hakimliği tarafından gıyabî tevkif vicahiye çevrildikten sonra Sultanahmet cezaevine gönderilmiş 60 saat 51 dakikalık mevkufiyetten sonra, bizzat Başbakan Adnan Menderes'in talimatiyle gerekli formaliteler ikmâl edilerek salıverilmiştir. (15)

6.6.1960 - 15.10.1960 (4 AY 4 GÜN)
1960 İhtilali Sonrası Tevkif: İhtilalin yapıldığı tarihte Ankara'da bulunan Necip Fazıl, İstanbul'a döndükten bir müddet sonra 6 Haziran'da geceyarısı evinden alınmış, 15.10.1960 tarihine kadar, bir müddet Davutpaşa Kışlasının koğuşlarında ve ardından Balmumcu'da hakaret ve kötü muamele altında, gerekçesiz olarak tutulmuştur. (16)

15.10.1960 - 18.12.1961 (1 SENE 65 GÜN)
Atatürke Neşir Yoliyle Hakaret: İhtilalin çıkardığı Basın Affı'nda hiçbir suç istisna edilmediği için üzerinde hapis yükü kalmadığını düşünen Necip Fazıl, Balmumcu'dan ilk tahliye edilenler arasında salıverildiği gün (15.10.1960), kapıda bekleyen mahkûmları taşımaya mahsus bir araç ile, karısı ve çocuklarının gözleri önünde alınarak Savcılığa götürülmüştür. Atatürk'e hakaret isnad edilen bir yazıdan mahkûmiyeti Balmumcu'dayken kesinleştiği için ve 5816 sayılı kanun maddesi sadece onun aleyhine Af Kanunu'nun kapsamı dışında tutularak, Toptaşı cezaevine üçüncü defa girmesi temin olunmuştur.
Necip Fazıl, 18.12.1961'de ceza müddetini tamamlamış olarak tahliye edilmiştir. (17)

Dipnotlar:
(1) 43 / 2363 numaralı Mahkûmiyet Vesikası
(2) Büyük Doğu'nun Küstahlığını Takbih, Cumhuriyet Gazetesi, 9 Haziran 1947
(3) Büyük Doğu Mecmuası, 10 Ekim 1947, sayı:67
(4) Türklüğe Hakaret Davası Bitti, Son Posta, 6 Ağustos 1947
(5) Tevkif Müzekkeresi, C. Savcı No:950 / 5191
(6) Müdafaalarım, N.F.K, b.d. yayınları İst. 6. Basım, s. 94
(7) Gece Postası, 15 Temmuz 1950
(8) Ulus Gazetesi, 24 Mart 1951
(9) Müdafaalarım, N.F.K, b.d. yayınları İst. 6. Basım, s. 119-120
(10) Cumhuriyet Gazetesi, 13 Aralık 1952
(11) Dünya, Cumhuriyet, 24 Ocak 1953
(12) Cinnet Mustatili, N.F.K, b.d. yayınları İst. 11. Basım, s. 157
(13) 957 / 2121 numaralı Mahkûmiyet Vesikası
(14) Cinnet Mustatili, N.F.K, b.d. yayınları İst. 11. Basım, s. 292-293
(15) Büyük Doğu Mecmuası, 3 Nisan 1959, sayı:5
(16) Cinnet Mustatili, N.F.K, b.d. yayınları İst. 11. Basım, s. 312-315 arası
(17) 1960 / 3349 numaralı Mahkûmlar için müddetnâme




1943 / Mahkumiyet Vesikası




1950 / Türklüğü Tahkir Sebebiyle Tevkif Müzekkeresi




1950 / Hükümetin Manevi Şahsiyetini Tahkirden Tevkif Müzekkeresi




1952/ Malatya Suikasti Tevkif Müzekkeresi




1953 / Gıyabi Tevkif Müzekkeresi




1953 / 163. Maddeyi İhlalden Gıyabi Tevkif Müzekkeresi




1957 / Hükümlülük Varakası




1960 / Mahkumlar İçin Müddetnâme





 

Tasarım ve Programlama : Yağız Gönüler © 2008