Üstad Necip Fazıl
Kısakürek
"Şahadet parmağıdır göğe doğru minare,
Her nakışta o mana; öleceğiz ne çare?.."
|
Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum. Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başiyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.
Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle
idrak ettin.
Bundan bir kaç ay evvel Bâbıâlide,
Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı: Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarma dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?
İşte açıkça söylüyorum: Ben senin
kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım.
Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş
hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin
hayatı nefhedemiyeceğim.
Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman...
Fakat sana karşı hiçbir taktiği
kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen
söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada
toptan ve ebediyen nihayete eriyor.
(11 Nisan 1936) Kollarımız, kuvveti nasıl sinir cümlemizde bulursa, herhangi bir dünya görüşü de, sinir cümlesini fikir öfkesinde ele geçirir. Fikir öfkesi, düşünüş tarzlarının asabî cihazı, manivelâsı, icra müessiridir. Zihin onun sayesinde dinamizmaya kavuşur, yıldırımlaşır, kudrete erer, cansız bir ölçü kalıbı olmaktan kurtulur. Tek kelimeyle fikir öfkesi, kıymet hükümlerimizin hamle ve irade kaynağı... Onsuz fikir, duvarda veya sandıkta, evde veya dükkânda, kalabalıkta veya tenhada, ikide bir ötmekten başka hikmeti olmayan aptal bir guguklu saattir.
Fakat öfkesiz fikir ne kadar acıklı
bir manzaraysa, fikirsiz öfke de o nisbette merhamete lâyık bir levha... Ruhî teessürlerini
herhangi bir görüş sistemine irca edemeden, rasgele bağıran çağıran, kıran döken,
tepinen dövünen bünyelere, haklı olarak hasta der, geçeriz.
Bazı kalemlerdeki öfke edası bir takım hantal mizaçların hoşuna gitmiyor. Onlar, ifadede itidal, ruhta rükûdet taraflısı... Böylelerine acımak lâzım. Zira onlar, görülmesi kolay olan öfkeyi görüyorlar da, görülmesi kolay olmayan fikri görmüyorlar. Böylelerine, suyu içilip tanesi bırakılan hoşaf misalini mi hatırlatmalı?... (5 Mayıs 1944)
ÇIFITA CEVAP! Bu paçavrayı, hakkımızdaki deni ve şenî tahrike iştirak etmemek suretiyle Türlüklerini, mukaddesatçılıklarını, insanlıklarını gösteren ve büyük Türk okuyucusu kütlesine tamamen malik bulunan gazetelerin hiçbir şartına sahip telâkki etmemekle beraber, üzerimize ondan bir hücum gelmesi ihtimalini hayal bile edemezdik. Zira, o gazeteyi temsil eden, ona renk ve seciye veren insanlık lekesinin bütün cemaziyülevvel ve âhirine, dosyalık çapta bir bilgi, görüş ve anlayışla vâkıf bulunuyorduk. O da bu kuvvetimizi herkesten iyi bilenlerdendi. Zira bundan evvel Fatih'in muazzez ruhaniyeti huzurunda patriklere fâtiha okuttuğu, Türk ocaklarına burnunu soktuğu, Nâzım Hikmet vesilesiyle resmen ve alenen komünizmayı müdafaaya kalkıştığı zaman maskesini o tarzda düşürmüş ve öyle bir söz söylemiştik ki, bir insanın bu sözü duymamazlıktan gelmesi için ancak "bütün ahlâki kayıtlarla alâkasını kesmiş" olması lâzımdı. Fakat duymamazlıktan geldi. Zira korktu. Zira o günlerde aleyhimizde bir hava görmemekte, gerçek âmme vicdanı ve gençlik kütlesinin saflarımızda oludğunu bilmekte; ve bembeyaz "Müslüman -Türk" tenimize arkadan sokmağa yelteneceği pıhtı kusan kıskacını kullanabilmek için gereken hain şartları ittifakına alamamış bulunmaktaydı. Nihayet, fırsat bu fırsattır sandı; ve zehirini, metodların esfellik ve erzellikte yektâ bir nümunesiyle dökmiye yeltende. Ne yaptı, biliyor musunuz?Gûya mücerret ve umuî, bizimle ve şahıslarla alâkasız bir başmakale içine ayrı bir fasıl ekleyerek, böylece hakikî kastını cesaret ve sarahatle belirtmek erkekliğini gösteremeyerek, sadece birkaç okuyucusuna ve hükûmete karşı bize çattığını belli ederek, fakat bunu bizim gözümüzden saklıyabilecek olursa bir kat daha mes'ut olacağını ve bu suretle yerin dibine geçirilmekten kurtulacağını düşünerek, hâsılı cihanda en pespaye bir insanın dahi tenezzül etmeyeceği bir sinsilik derekesine düşerek, bize, kundakçılık, hayâsızlık, pervasızlık, fesat ve irtica isnat etti. Hakkımızda, koskoca bir başmakalenin içine gömülü ve dışından belirsiz olarak da "her türlü ahlâki kayıtla alâkasız" tabirini kullanmaya kadar gitti. İşte adam, işte usul, işte hayâ, işte hüner! Bu denî taktiğinde de kısmen muvaffak oldu. Çünkü hâdibeden, tam onbeş gün sonra haberdar olabildik. Yukarıda insanlık lekesi diye sıfatlandırdığımız ve daima böyle sıfıtlandıracağımız bu adam, eğer hakkımızdaki iğrenç tahkirin, hiçbir fezahat ve redaet yuvasında eşine rastgelinmez serseriler ve şantajcılar arasından elde ettiği, Polis ikinci şubesindeki dosyalarından başka kimsenin tanımadığı tiplerden olsaydı, derhal bu yazısiyle onu kanun huzuruna çeker, kendisiyle orada hesaplaşmayı tercih ederdik. Fakat bu insanlık lekesi, gûya bir başmuharrirdir, yılan vücutlu bir gazetenin tepesinde başkuş kafasıdır, son derece hain ve gizil bir metodun sahibidir, içtimaî bir suikast eserinin seri müelliflerinden birisidir, binaenaleyh kendisiyle hesaplaşacak yer, mahkeme değil, âmme huzurudur, kalem ve kelâm kürsüsüdür, dâva meydanıdır, babıâli kubbesidir!!! Gel berû, iman ve ahlâk kayıtlarının (K) harfini bile rüyasında bir kere görmemiş olan sefil! Sen ne cesaretle müslüman Türkler memleketinde konuşabilirsin ki, bir dönmesin; büyük baban Sabatay Sevi'nin zakkum kanını taşıyor; ve İslâm diyanetini, Türk milletini parçalamak gayesini güdüyorsun! Sen, birtakım bulanık şartlara güvenip nasıl kuruyası dudaklarını kıpırdatabilirsin ki, bir zamanlar, Türk İstiklâk Hareketinin mâsûm günlerinde resmen ve alenen Amerikan mandasını istemek suretiyle vatan hainliğini göstermiş ve bu babda hakkında broşürler neşrolunmuş müseccel bir nâmertsin! Sen nasıl ve ne yüzle "ahlâk" kelimesini kanalizasyon lezzetli ağzına alabilirsin ki, "ahlâk" kelimesinin baş harfi diye (a) işaretini gördüğün her yerde sıhhi imdat çağırması icap eden bir tipsin! (Büyük Doğu) sahibinin "Bir Adam Yaratmak" piyesi temsil edilirken "oradaki kadınla kimi kastettiniz?" sualinden, tâ Elhamra sineması ve klüp hikâyelerine kadar, istersen ve dilersen, bu mevzua senin için baş vurmaya lüzum görmediğimiz Türk hâkiminin huzurunda ve senin müracaatınla konuşalım! Eğer ister ve dilersen, bize edeceğin tek mukabeleyle, bu işi Linotipler ve baskı makineleri huzurunda da konuşabiliriz. Her şey senin istek ve dileğine bağlıdır. Elverir ki, bir zamanlar, muazzez ve mübarek bir soydan gelen "Ehli Sünnet" gazetesinin ismet ve nezaket örneği sahibine yaptığın ve bütün zayıf müslümanlara tevcih ettiğin gibi, hakikatte bize değil, Allaha ve Resûlüne düşman olan suikastçı kalemini (Büyük Doğu) ya yöneltmek cesaretini göstermeyesin; ve hesabını görecekleri güne kadar menfur ve melûn köşende "sus, pus" oturasın!... Sen bilirsin, tercih hakkını sana bırakıyoruz. (25 Kasım 1949)
OSMAN BÖLÜKBAŞI'YA Bizim sizden istediğimiz ve isteyeceğimiz hiçbir şey yok... Elverir ki, mahzun kütle hakîkiler ve samimilerle sizin gibilere "Senin koruyacağın hakka sahip olmaktansa, olmamak hayırlıdır!" demeyi bilsin! Siz kazandınız ama, Partinize her şeyi kaybettirdiniz sayın koğuş hatibi!
(14 Mayıs 1954) Dökük kıllarının her kökünde uyuz kabartıları zıplaşan ve ruhundaki cerahat ağzından dökülen ve hokkasını dolduran bu âdi hayvan, kalemini işte her gün bu hokkaya daldırıp ulvî mânalara mikrop aşılar. Fikir adına, hiçbir mahalle itinin tenezzül etmeyeceği küfürlere kadar düşer ve devamlı bir can çekişme içinde ulvuliklere karşı olur. Bu, mikrop kavanozu it, geçenlerde benim "Kırmızı" isimli yazımı ele alıyor ve kurmay yakasının kırmızı olması gibi nâmütenahi uzak bir münasebeti kuyruğuna dolayarak, benim kurmayları murad ettiğimi ileri sürüyor. Bâbıâlinin Bab-ı âdi cephesi iti, unutmuş görünüyor ki, bu âlemde topu topu yedi renk vardır; bu renklerden herhangi biri içinde tecelli eden eşya ise sayısızdır. Aziz ve münezzeh kurmay sınıfının yakası kırmızı olduğu gibi, Bedii Faik'in suratından daha az kirli olan ve kendisine kefenlik etmeyi kabul etmeyecek kadar haysiyet sahibi bulunan âdet bezi de kırmızıdır. Ben, sivil cezaevinde bir buçuk yıllık hapsimi hikâye eden o yazıda sadece acılarımı remzlendirmek mânâsına "kırmızı" yı ele aldım; ve elbette ki "Zindan bekçisi" tâbiriyle, yakalarının kırmızı olduğu herkesçe bilinen hapishane gardiyanlara, şahıs ve meslek olarak herhangi bir kötülük sıçratmadım; onları, mücerret bir ruh baskısının azap sembolleri diye gösterdim. Hapishânede kurmay ne arar? Zindan bekçisi ve gardiyan nerede, kurmay nerededir? Eğer yakasında kırmızı bir renk taşıyan her meslekî hüviyet bundan alınmak vaziyetinde olsa, ceza hâkimi, savcı, bekçi ve daha bilmem kim, ayaklanmak hakkını nefsinde görmez mi? Hiçbir riyazî kat'iyet ve bedahet, benim yazımdaki kast hedefi kadar açık ve belirli değildir; hapsimiz sivil hapishânededir, yazımız bu hapishâne acılarının hikâyesidir, oradaysa zindan bekçisi gardiyandır ve kırmızı yakalıdır. Kaldı ki, askeri ceza ve tevkif evlerinde de kurmayın işi yoktur.
Ben
ilk terbiyesini bir askeri mektepten almış (militarist) bir insanım, tek kelimeyle
orducuyum ve hayalimde mefkûreleştirdiğim kurmay subay seciyesine âşıkım.
Büyük
çileler sonu gözlerini kaybeden (Son Posta) sahibine "Kör!" diye küfredecek kadar
alçalmış bir hasta köpeğin (Basil dö Koh) yatağı sefil ciğerindeki kan, kurmay renginin
asaletinden o kadar utanmalıdır ki, ağzından kahverengi gelip o mülevves leşi terketmelidir.
(18 Ocak 1962)
Böyle
gelebiliyor musun? Sen yalnız, arslanın iki ayağı arasına sığınıp, faaliyetine engel gördüğü kediyi rapor eden sıçana benziyorsun! Fikrin yok, hakikatin yok, bilgin yok, ihlâsın yok, güvenin yok; ve düşün, bunlardan tek tek pay almış olarak ne çapta ahlâkın yok!.. Böyle olunca, işte böyle perişan olur; ve kalemini vücudunda en uygun kılıfa sokup, suspus, oturursun! Darısı Bâbıâli yokuşundan inip çıkarken bâb-ı âdi kulübesi sakinlerine mahsus bir eda takınanlara...
(22 Ocak 1962) Olanlar ortadayken, hep bugünü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir istikbale ısmarlayıcı "cek" ve "cak" edatlarından iğreniyorum! (Perikles) gibi (Attik) Yunan medeniyetinin en haşmetli ve her şeyi tamam cemiyetinde, (Lirik) şiirin babası (Pindaros) şöyle der :"Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!"... Ben de aynı meraret duygusuyla güneşi cepte kaybetmiş bir topluma bu sırrı anlatamamanın sefaletinden iğreniyorum! Dudaklarla kalbler arasındaki mesafeden, her akşam başına yorganı çeker çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan, tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere hissizce girip çıkan marka müslümanlarından iğreniyorum! Gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan âcizken gözüyle görmediği için Allahı inkar eden maddeciden iğreniyorum!
Posayı cevher sanan kabuk milliyetçisinden,
çile çekmeden olmaya bakan ezberci medeniyetçiden, hayat ağacını devirmeyi ve nurlu
meyveleriyle ateşe atmayı inkilâp sayan devrimbazdan ve bunlara inananlardan, kapılanlardan
iğreniyorum!
Ötesi var mı?...
(17 Mart 1980)
Sizi uzun müddet, hattâ Demokrat Parti kuruculuğunuz içinde, muayyen bir vâhid olarak tanıyamadım. Ne şube şube varlığınız, ne de kısım kısım yokluğunuz üzerinde bir teşhise varabilmiştim. Benim için, uzaktan, (hiç) gibi, (yok) gibi, (meraka değmez) gibi bir şeydiniz. Manevralarda askerlerin kullandığı, mücerret ve hepsi birbirinin aynı hedefleri andırıyordunuz. Sizi birçoğunun umumî ve hususî vasıflarını yakından tanıdığım bazı Demokrat Parti büyüklerinden ayırt edici birhususiyet içinde görebilmem için, gereken delil ve emarelerden hiçbirine malik değildim. Muhakkak ki, siz, o zamanlar, doğrudan doğruya kendi öz rengini kumaşa hâkim kılmaktan çekinen, bir tohumun merkezindeki gizli mihrak halinde için için yaşıyan ve sert çizgili tezahür ifadelerinden kaçınan bir mizaca sahiptiniz. Bense, bu şartlara göre, sizi, Demokrat Parti içinde Demokrat Partinin olduğu gibi sanmakta mazurdum. Demokrat Partinin olduğu şeyse, nazarımda, -beni daima samimî bulacaksınız- kolaycı, ucuzcu ve seri malı bir muhalefetten üstün değildi. Aranızda, Ağaoğlu ve Karaosmanoğlu gibi nisbeten genç ve eski dostlarım, bir gün Maraş'da, sizi mutlaka yakından tanımam lüzumunu müdafaa ettikleri zaman hayli taaccübe düşmüştüm. İktidarı, tasdik buyurursunuz, kendi müsbet kudretinizle değil, Halk Partisinin nerdeyse toprağı iki şakkedip kendisini yutmaya sevkedecek kadar derinleştirdiği menfî kudretiyle ele aldığınız zaman, sizi Başbakanlığa getiren muazzam isabet, partinizin, tâbiye ve sevkülceyş dehâsı olarak gösterdiği misilsiz bir buluş oldu. Hemen o andan itibarendir ki, telaşsız, nümayişsiz, rahat, emin, ve bilhassa hesap ustası şahsiyetiniz, pek cesur ve ileri bir ilk çıkıştan sonra, zaman ve mekâna göre parça parça kendisini göstermeye başladı. Müslümanlara, İslâm cemiyetinin namaza davet sesini (Agora) nidası halinde Allah kelâmının diliyle yükseltmekte serbest olduklarını gösterdiğiniz günden, İzmirdeki meşhur hitabenize kadar, göz yaşlarına boğulmuş, öyle ânlar geçirdik ki, ihtiyarsızca kendi kendimize sorduk: "-Yoksa beklediğimiz kahraman bizzat Adnan Menderes midir?" Bütün dünya ve insanlığı kuşatıcı ve hayatın her devresini muhasebe edici titiz dünya görüşümüze rağmen,o anda şahsınızın bize her şeyi vâdeder gibi olmuştu. Fakat sonra, öyle şeyler gördük, öyle akibetlere çarpıldık, öyle eser ve tesirlere şâhid olduk, öyle hâl ve vaziyetlere dikkat ettik ki, sizi, Büyük İskenderin kestiği düğümden daha girift bir muamma farz etmeye başladık. Neydiniz; ilcaî mi, hercaî mi, sun'î mi, zamanîmi, yoksa hakikî mi, siyasî mi, hesabî mi, şuurî mi? Bu hayretimizi geçen Büyük Doğularda ne samimî bir sesle fışkırttığımız ve sizi hâkim ruh vâhidinizle görünmeye davet ettiğimizi belki hatırlarsınız. Ne ince cilvedir ki, davetimizin ertesi günü Meclisteki beyanatınız, Ankara muhabirimiz tarafından telefonla verilir ve kısım kısım tarafımdan arkadaşlara okunurken, bütün bir Büyük Doğu kadrosu, yine göz yaşlarına battık ve size, yine bilmeniz gereken bağlılık nüshamızı takdim ettik. Artık kanaat getirmiştim ki, siz, Demokrat Parti kadrosunda, zaman ve mekânı kollayıcı ve büyük küçük huzursuzluklardan kaçınıcı mizacınız gereğince, bütün bir bünye taklibini sindire sindire başarmak istiyen ve mensup bulunduğu umumî topluluğun bir kaç istikamete bölümlü hizipleri arasında çetin bir kulis ıstırabı yaşıyan, fakat bir simyacı gibi (doz)ları tanıyan ve nihaî terkibine güvenen ve esasta bu mahzun vatanın, bu öksüz milletin hasretini heykkelleştiren veya heykelleştirmeye namzet bulunan biricik şahsiyettiniz. Sizinle doğrudan doğruya temasım, bundan evvelki günlük Büyük Doğuda şahsıma ve dâvama ihanet eden maddeci ortağımın fenalık kasdını en büyük iyiliğe döndürücü ilâhî bir sevkle oldu. Hâdiseler, kendilerini savunan keder rüzgârının emriyle, başka türlü siddin sene sizi aramak teşebbüsüme imkân olmadığı halde beni kollarınıza attı ve dâva adına biricik hayr ve muvaffakiyetin bu istikamette olduğunu gösterdi. Geldim; ve dâvasını arz ve ifade ihtiyacına düşmüş insanın şahıs intihabındaki peşin emniyet ve kıymet ölçüsiyle sizi kendime ve kendimi size tam ve tesbit etmek istedim.
Sabit olan şuydu: İkinci mektubumda izah edeceğim 18.5.1952
MENDERES'E ÜÇ MEKTUP (2)
Umumiyetle, kendilerinden biraz daha zeki, bir parça daha açıkgöz ve bir derece daha şahsiyetli bir (şef)in etrafında halkalanmaktan ve o (şef)in nefsaniyet balonunu kokmuş nefesleriyle şişirmekten başka hünerli olmadığı ve hiç bir kafa çilesi çekmedikleri için esasen böyle olmaya mahkûmdurlar. İşte siz bana, her şeyden evvel, bu 27 yıllık an'anneyi kendi kendisine değiştirici murassâ bir şahsiyetin sahibi göründünüz. Hakkınızda, ilk ve peşin unsurlar halinde, sadece şunları biliyor; ve toplayıcı ana kıymetle buluştuğu takdirde, bunların, lehinizde ne büyük sıfatlar olacağnı düşünüyordum: Evvelâ, Anadolu çocuğuydunuz! (Mahutlardan bir çoğu gibi, zehirli Makedonya istikâmetinin Türk ve Müslüman isimli gizli misyonerlerinden veya ruhu çürümüşlerinden değildiniz.) Sonra tam bir aile reisi tipiydiniz! (Aile sahibi olmayan ve baba sıfatını taşımayan ebedî yalnızlardan değildiniz!). En sonra, babadan oğula, meşrû ölçüyle zengindiniz! (Türedilerin hemen hepsinde rastlanan müşterek icabı, iktidar makamına sadece menfaat ihtirasiyle göz dikmiş, doymak ve kanmak bilmez aç ve çıplaklardan değildiniz!) İtiraf etmek lâzımdır ki, 27 yıldır, ana kıymetle buluşmadığı takdirde hiç bir şey ifade etmiyecek olan bu üç vasfın, herşeye rağmen birikisine malik, hiç bir hükûmet reisi tanımıyoruz. Sizi gördüğüm zaman ise, birden bire, ruh ve zekâ, mizaç ve irfan, zerâfet ve şahsî uslûp bakımından müstesna, katiyen seri malına girmez bir insan karşısında bulunduğumu tasdik ettim. Artık bütün mesele, bunca yıldır ve bu kadar titizlikle kitaplık hacimde mimarîleştirdiğimiz dünya görüşüne nisbetle sizin ruh vâhidinizi, temel ölçünüzü anlamak; ve manevî yüzüğünüzün çok kıymetli küçük taşlarını etrafında toplayan ana yüzük taşlarınızı kıymetlendirebilmekteydi. Yani, siyasî incelik ve manâ çevikliği noktasından da o kadar seyyal görünen ve bir türlü zapt ve tespit edilemiyen çehrenizi, olanca iç hakikatinizle billûrlaştırabilmek... Körlerin muayene ettiği ve sırtına tırmananın dağa, kulağını tutanın şala, bacağına sarılanın ağaç gövdesine benzettiği fil, malûm… İşte ben fili, apaçık gözlerle ve bir bütün halinde görmek ihtiyacındaydım. Henüz sizi tam gösterecek geniş bir fırsata nail bulunmadığım için, hükme varmış değilim. Fakat hükmünün, ancak merkezine taallûk edeceği şahsiyetinizi, bazı umumî ve hususî vasıflarıyle ve bilhassa imkân ve istidat ifadesiyle çözebilmiş bulunuyorum. Bu noktayı, aslî noktaya olan hasretim ve nailiyet imkânımla beraber, üçüncü mektubumda bildireceğim. 19.5.1952
MENDERES'E ÜÇ MEKTUP (3)
Bendeki hayranlık duygusunun ne derecede nâdir olduğunu ortaya atıp, kıymetinizi kaba bir benlik senedine raptetmek istemem. Onu, kendi zatî oluşu içinde, müspet olarak göstermek dilerim. Siz, evvelâ kelime ve mefhum imtihanında, sonra cümle ve mâna inşasında, daha sonra fikir ve terkip mimarîsinde, basma kumaşlara nisbetle bir Hint şalı kadar çarpıcı bir nadirlik ve soyluluk arzediyorsunuz. Sihirkâr bir nüfuzla kalbine süzülmeyi bildiğiniz halk, tarafınızdan, sımsıkı bir kement içinde san'atkârca tutulmuş bir demet halindeydi. Son derece vekarlı, soğukkanlı, fakat vecd ve heyecandan mahrum olmayan ve onu zaptetmeği bilen bir bünyeye sahiptiniz. İnandırmaya çalıştığınız şey, bizzat inanmadığınız bir şey değildi; ve siz -ne garip!- samimîydiniz! Buradaki "Ne garip" kaydını garip görmeyiniz! Zira siz, gerçekten, 27 yıldır, hep aynı kaşık içinden şekil alan un helvaları tarzında seri malı mâhud beyinsiz kodaman tiplerine Aslâ benzemiyordunuz! Kimdiniz, neydiniz, nereden, nasıl ve hangi şartlar altında zuhur etmiştiniz? İşte bu müşahede, bana, ana davamız noktasından ne büyük bir kudret, ehliyet ve fırsatla karşı karşıya bulunduğumuzu derhal gösterdi. Anlayış ve anlatış, tesir ve nüfuz, üslûp ve zarafet, zevk ve mizaç, nükte ve derinlik, fikir ve irfan, nefs emniyeti ve samimiyet gibi kapital değerleri bir arada temsil eden devlet recülünü, belki Tanzimattan beri görmemiştik. İşte o ân, yine o âna kadar içimde size dair birikmiş intiba tahminleri tam bir plâna kavuşmuş buldum ve hemen kararımı verdim: -Adnan Menderes, bilhassa son çeyrek asırlık korkunç tecrübe içinde, seri malı iktidar tezgâhında boy göstermemiş ve harcanmamış bir tip olarak, taşıdığı vasıflar ve bu son fikrî hüviyetiyle, nezdinde dâvamızın hayat hakkı arayacağı yegâne örnektir! Hastalığından ve doktorundan habersiz olan bu millet, kendisinden herşeyi, bilhassa asırlık ıstırabının şifasını beklemekte haklı olabilir. Ona doğru gideceğiz ve dâvamızı onun nezdinde kıymetlendirmeğe çalışacağız! Yol budur! Açıkça belli oluyor ki, sizi partinizin üstünde, ayrı ve müstakil bir vâhid telâkki ediyor; ve en büyük imtiyazınızı, pörsümemiş, harcanmamış, müstamel postlar gibi aşınmamış, gerçekten som ve dopdolu şahsiyetinizde buluyorum. Böylece gayet nazik ve hassas bir ümidin eşiğinden, size olanca ruhumu ve gayemi belirtmiş olarak, bizimle beraber belki partinizi de içine alacak büyük bir inkılâp hamlesinin tahassürünü, müstesna şahsiyetinize bağlı görüyorum. Ümidimin tam tahakkuk veya iflâs edeceği âna kadar (ya hep, ya hiç!), adım adım, kar üzerinde ayak izlerinizi sayarak sizi takip edecek; ve bunca zengin ve müsait şahsiyet şartlarınız içinde, sizi, dâvamızın mihrakına oturtmak için elimden gelen her şeyi yapacağım! Hizmetimin, sizin şahsınıza değil, görünür ve görünmez bütün cihanları verseler tek zerresini feda etmeyeceğim mukaddes dâvaya olduğundan da aslâ şüphe etmiyorum! Sizi, yine size râci bazı sebepler yüzünden bu zamana kadar bir türlü anlayamamış adamın, bundan böyle tam anlamak, anladıktan sonra da bir daha bırakmamak ve artık her şeyini ona bağlamak ve onu her şeye memur görmek hususundaki ileri niyetini hoş görürüz! Hududunu çizmekte biraz müphem davrandığım ana dâva karşısında mevkiînizi ve mevkiîmizi tâyin etmek üzere müştereken zamana ve istikbâle güvenmek lûzumunu takdir edersiniz. Müştereken inanmak zevkini alenen belirtmek ihtiyacında olduğum ALLAH, büyüktür.
HİTAP
Sayın Demirel!
Gerçek iman ve itikatlılarına toz konduramam. Onları dışlarından mümin görür ve içlerinden de böyle oldukları kanaatiyle kalblerini Allah'a havale ederim. Fakat bu kalblerin aşk, vecd, hikmet, irfan ve hamle sermayesi olarak hiçbir nasibe mâlik bulunmadıklarını bir laboratuar katiyetiyle iddia edebilirim. Bu teşhis onun masum müslümanlar tabanına değil, güdücüler tavanına aittir ve bu güdücülerin âdi kır çiçekleri halinde şekillendirdiği buketin ortasında, her mesuliyeti nefsinde cemeden, mağrur ve mütehakkim br gül vardır. Prof. Dr. Gen. Başkan ve sırasına göre imkân buldukça da Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Necmeddin Erbakan... İŞİN HİKÂYESİ
Ben bu zatı 1965'lerde Büyük Doğu'nun
12. Devresinde tanıdım. İstanbul'da, Gedikpaşa'da, Kayseri Hanındaki, etrafımızı
saran ayakkabıcıların deri ve çiriş kokulu havasına bürülü, mütevazi yazıhanemize
geldi ve bizimle bir iftar yemeği yedi. Profesördü, kürsüsünde müstesna bir teknik
ehliyet olduğu söyleniyordu. Bir de "Gümüş motor" diye isimlendirilen, Türkiye'de
ilk defa motor imâlini hedef tutucu bir teşebbüsün öncüsü olduğu fakat bu teşebbüsün
akâmete uğratıldığı (akâmet sıfatını çok hafif olarak kullanıyor ve asıl sıfatı
dosyamızda yazılı olan bu işin şimdilik bahsini açmak istemiyorum) rivayet olunuyordu.
Hakkında, satıh üstü, toplu hüküm şuydu: Güzel yüzlü, vakur edâlı, kelimelerini dikkatle aramak gayretinde, her karşı çıkışa mütehammil ve soğukkanlı görünüşlü, hislerini belli etmeyici ve çehresinde herhangi bir teessür ve tehassüs çizgisi taşımayan bir insan...
Kendisine Büyük Doğu yazı ailesine
katılmasını teklif ettim, verdiği cevaptan muhitindeki masonların gözüne fazla çarpmak
istemediği ve çekindiği intibâını aldım. Gençlerimizden, talebesi, Fakültesinden
iyi derecede mezun Bahri Zengin'i (şimdi Makine - Kimya Umum Müdür Muâvini) yanına
asistan olarak almasını istedim; ve yine ilk cevabına benzer bir çekingenlik mukabelesine
şahit oldum. Daha ilk temasta belliydi ki, bu zat, kendi öz nefsi içinde gizlenmiş
her türlü cesaret, samimiyet ve heyecan seciyesine yabancı, üzerinde dikkatle ve
şüphe gözüyle durulması gereken bir kişiydi. Dâvamız yolunda şahsiyle vâdettiği
fayda çapında zarar ve tehlike de belirtebilirdi.
Konya'dan bağımsız olarak seçilmek
üzere adaylığını koymuştur. Konya'nın büyük meydanlarından birinde bir toplantı
tertiplemiş, benim de bu toplantıda kendisini desteklemem istenmişti, Henüz bu kapalı
kutunun muhtevası sıhhatle malûmumuz bulunmadığı halde bu destekleme teklifini hiçbir
parti hasisliği belirtmeyen ve Meclise Büyük Doğu'dan yana bir görüntü vâdeden zâtı
desteklemek borçtu. Borcumuzu edâ ettik. Konya'ya gittik; bizi karşılayanlar arasında
onu bulamadık ve binlerce Konyalı'ya, şahıslar üzerinde hiçbir taahhüt ve kefaletimiz
olmaksızın, Meclise ne ruh kıvâmında adamlar sürmek gerektiği üzerinde bir hitabe
verdik. Meydan alkıştan inledi; bizi tâkiben Hoca kürsüye çıktı ve saydığımız kurtarıcılık
vasıflarının tam da sahibi edasiyle, raftan bir top kumaş indirilip tezgâh üzerinde
açılırcasına desenlerini müşterilere arzetti. Konuşmasında ne bir aşk, ne bir his,
ne bir düşünce ve derinliğine görüş... Tam bir simsar ve tezgâhtar ağzı... Toplantı
sonunda ona eller uzandı. O da ellere uzandı; ve kafaların üzerinde önceden peylenmiş
bir katıra binercesine, gayet rahat ve pişkin, yerleşti. Bana da aynı muameleyi
göstermek isteyen elleri nefretle ittim ve adeta hakaret edercesine bana el uzatmamalarını
ihtar ettim. Hoca Kisrâ'ların tahtaravanına benzeyen, kafalardan kurulu sedir üzerinde
mes'ut, uçup gitti. Yanımdaki Mustafa Yazgan'a "gördün mü manzarayı?" demekten kendimi
alamadım. Daha evvel Mustafa Yazgan'a Hoca'nın bazı kibirli ve kendisini tepeden
görücü hallerine bakıp toplantıda bulunmak istemediğimi, hemen dönmek arzusunda
olduğumu söylemiş ve şu cevabı almıştım:
İşte daha işin başındaki
müşahede ve intibalarım!
Bir kerecik olsun, vecd halini görmediğim...
Onu bu mikyasta ele alışımız da,
adım başında rastlanabilir basit şahsiyetinin değerinden değil, kıydığı İslâm dâvasının
kıymet ve ehemmiyetinden geliyor.
Bir gün, arkadaşları balmumu adamlara
şöyle demiş:
İşte, üreticinin hem kemiyet ve
hem keyfiyetten yana olmayan mahsulünü, alıcısı olmayan bir dünyaya sevketme hayâline
"ihracat seferberliği" adını takan, bu işin "olur"ları üzerinde hiçbir fikir tasası
çekmeyen ve her işi buna benzeyen Hoca'nın islâmî dirayet ve ferasetten nasibi!..
Bu işin tek çıkar yolu, bu zatı
ve etrafına halkaladığı balmumu adamlar kadrosunu bir baştan öbür başa tasfiye etmek
ve bu felâket hengâmesinde nasılsa vücut bulmasına göz yumdukları Millî Selâmet
Partisini "mâ vuzuha leh - liyakat noktası"na oturtmaktır.
Yüzü içinden, içi yüzünden işaret veren bir insan... Yani bir içe sahip olduğunu, bir iç taşıdığını belirten bir ifâde... Umumiyetle olduğu gibi, içinin sığlığı veya derinliği yüzünde cemadlaşmış olanlardan değil... Gizli ve hattâ acı bir iç... Kendisini fâşetmeyen, dışına doğru gayet ihtiyatlı, sâkin, telâşsız ağırbaşlı bir seciye... Besbelli ki, bu adam, günün (standard), aynı kalıptan dökme ucuz politikacılarından uzak... Onu, 27 Mayıs gece baskınını ihtilâl kabul etmeksizin, gerçek ihtilâlci tipine yakın görebilirsiniz. Kendisini, partisine ümit elini uzattığım son seçimlerden 9-10 yıl önce tanımış, evimde ve evinde birkaç kere görmüş, derin bir nefs muhasebesine davet etmiş; ve açık söyleyeyim, hayalimdeki lidere nispetle fazla vâdedici bulamamıştım.
Bu arada, o, ağır ve dengeli adımlarla
yürümeyi bildi; hiçbir tarafa kapılanmadı, saman alevinden âni zuhurlarla imtiyaz
kazanma yoluna iltifat etmedi, kendine göre bir plân ve strateji sahibi olduğu hissini
verdi ve bilhassa en mühim eseri olarak, ruhun fikrî kuvvetinden ziyade adale ve
hareket gücüne bağlı bir gençlik örgütleştirmeyi bildi. Ezel ve ebed arası büyük dâva yolunda, Millî Türk Talebe Birliğinin misallendirdiği fikir ve iman mihrakına Türkeş'in hareketli gençliğini oturtmak, stratejilerin en yamanı olabilirdi. Türkeş bu sırrı anladı ve seçimlere doğru ilk karşılaşmamızda meşhur "Bildiri"sini yüzbinlerce bastırıp dağıttı.
Türkün ruh muhtevâsını kayıtsız
ve şartsız İslâm olarak tespit eden ve her şeyi bu muhtevâya tabî kılan, metbûluğu
islâma ve tâbiliği milliyetçiliğe bağlayan bu tarihî "Bildiri", tamamlığından zerre
feda etmez ideolocyamızın Türkeş tarafından nasıl kucaklandığına ait huccet ve onun
portresinde yepyeni bir renk... Bizim seçimlerdeki davranışımız ise bu ilk kucaklayışa
verilmiş bir avans. Asıl ödenek ruhumuzun kasalarında ve mahfuzdur. Türkeş'in Partisine gelince, daha ortada Erbakan yokken aramızda bazı temaslar olmuştu. Benim, Erenköyündeki evimde ve onun Ankara'daki apartmanında yemekler yendi. Bana kafalı ve kültürlü bir insan intibaını veren Dündar Taşer'in de katıldığı bu toplantılarda kendilerine bir anlaşma protokolü vermiş ve tek şartım olarak cihana İslâm projektöründen bakmak ve mihrak tefekkürü İslâmda merkezleştirmek esasını öne sürmüştüm.
Dündar Taşer'in cevabı şu olmuştu: O gün, bugün, 10-12 yıldır, dâvamızın köprüsü altından nice sular geçti ve tam bir anlaşma ve kenedleşme imkânını bulamadığımız Türkeş ve arkadaşlarıyle aramızda hiçbir yakınlık istidadı beliremedi.
Son hâdiseler "Kimya kâğıdı" teşhisimizde
dokunduğumuz gibi, artık bütün sahteliklerin ortaya dökülmesini ve hakikat ne taraftaysa
gösterilmesini emrediyor artık...
Ben yalnız Hak'tan ve onun yoluna
yol veren Büyük Doğu'dan yanayım...
İsa Peygambere, atfedilen, doğruluk
derecesini bilmediğimiz, fakat söz olarak çok sevdiğimiz bir düstur, bizi tam mânasıyle
ifade eder:
İster arkamızda milyonlar olsun,
ister tek başımıza kalalım, yolumuz budur! MEĞER NEYMİŞ?
Neticede ne oldu? Muradımız meğer
neymiş?
Bu gaye, 3 Mayıs günü Alpaslan Türkeş'in bütün ajanslara ve gazetelere verdiği el ilânı şeklinde bastırıp Anadolu'nun her tarafına dağıttırdığı (Türk Milletine Beyanname) isimli bildiri ortaya çıkıncaya kadar sezilemedi. Sadece anlaşılamamakla da kalmadı; bütün maskaralık ve sahtekârlıklara karşı şahlanma zemini arayan iki büyük gençlik grubundan ruh pınarı Millî Türk Talebe Birliği topluluğu ile adale şelâlesi ülkücü Gençlik arasında kurmaya çalıştığım köprü hikmetini de anlayan olmadı. Aksine, bu hareketimi, yavrusunu boğan kedi misaline kadar tersinden yorumlayanlar görüldü. İslâm stratejisini patikalarda ve çıkmaz sokaklarda hebâ eden Millî Selâmet Partisi'ne karşı tavrım da, özlediğim parti veya için için yetişme muhitlerini körleştirmekten başka bir rol oynamaması bakımından en büyük takdirle karşılanacağına, iç ve gizli maktâları göremeyenlerce üzüntülere ve şahsım hakkında şüphelere yol açtı.
İster gençlik safları, ister parti
blokları arasında gûya mânamızdan izler taşıyıp da o izler adına bize nâdanlık gösterenlere
topyekûn cevabımız, eski Yunan'ın (Attik) devresinde (lirik) şiirin babası (Pindaros)un,
hem de (Perikles) çığırının pırlanta cemiyeti hakkında söylediği bir sözdür: Bu hal o kadar gücüme gitti ki, onun dâvamızı nasıl iflâsa götürdüğünü göstermek için, kalbime, Türkiye çapında bir haykırış koparmak arzusu düştü. Haykırışımı bir basın toplantısı halinde bütün ajanslara ve gazetelere vermeye kadar düşündüm.
İşte: |



